AnasayfaAnasayfa  EkspresEkspres  GaleriGaleri  SSSSSS  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 - Maskeli Balo -

Aşağa gitmek 
Sayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4
YazarMesaj
Baldovino Jahrmann Bridge

avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 38
Yaş : 23
Kan statüsü : Half Blood(Prince)
Galleon : 7412
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 31/07/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Çarş. 03 Eyl. 2008, 23:42

Belki de hayatın arabası sürüklüyordu onu buralara. Gözlerinden akan ve soğuktan buz tutmuş birkaç gözyaşının hikayesiydi onun yaşadıkları. En karanlığındaki kabuslarının içinde yaşıyordu sanki. Denizlerden buluyordu yaşama sevincini. Göz bebeklerinin içime indiğinde anlayabiliyordu ancak o şehveti. Belki de küçük bir çocuğun yaşamaması gereken birçok şeyi yaşamıştı. Hayat, kırbacını vurmuştu. En sert ve en acı veren kırbacını vurmuştu ona. Minik, ıslak ellerini uzatıyordu maviliklere doğru. Sunuyordu ona. Vücudunu sunuyordu. Lekeli ruhunun tüm armağanlarını sunuyordu. Minik ellerinden ruhu çıkıyordu gökyüzüne. Hayatın acımasızlığına karşı diş göstermiş birkaç kişiye sunuyordu benliğini. Martıların vücudunda uçuyordu sanki. Bedeniye ruhu ayrılmıştı. Küçük bir çocuktu daha o. Ama bu yaşına rağmen hayat onu sert kıyılara çarpmıştı, sürüklemişti. Katillerle göz göze gelmişti. En acımasız acıları tatmıştı. Bir iskambil elindeki kağıtlar gibi sürekli atılıyordu masaya. *Neden ben* diye çığlık atıyordu sürekli. Hayat, saçmasapan bir şeydi. Koyu bir resimdi, sert bir çığlıktı, sesli bir kahkahaydı. Her şeydi hayat. Bir insanın aklına getirebileceği her şey. İyi veya kötü şeyleri yaşatırdı. Ve bu kötü şeylerin her birini yaşamıştı. Hepsini yaşamıştı. Zincirlere bağlamıştı kendini. Dağlarda bulmuştu hayatını. Kolunu uçsuz bucaksız bir uçurumda, bacağını karlar altında, beynini suların içinde, vücudunu bulutların tepesinde ve ruhunu cehennemde bulmuştu. Bütün vücudu başka bir yere dağılmıştı sanki.

Küçük bir çocuğa göre çok fazla şey yaşamış gibi hissediyordu kendini. Ta ki o ana kadar. O üç Ravenclaw ile tanışana kadar. Hatırlıyordu… Belki de hayatında iyi sayılabilecek bir şeyi hatırlıyordu. Dört yıl önce olmalıydı. Oldukça yabancısıydı bu ortamların. Almanya’nın en ûcra ve en pis yerlerinde yaşadıktan sonra İngiltere ona cennet gibi gelmişti. Cehennem o kızgın sıcağından, cennetin en güzel noktasına gelmişti. *Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Akademisi.* İsmi bile ilk okuyuşta merak uyandırıyordu. Diğer büyücü okulları hakkında herhangi bir fikri yoktu ama en güzelinin, en cennetinin Hogwarts olduğunu tahmin edebiliyordu. Adını dört senedir öğrenemediği, Hogwarts’ın vekil müdiresi olan yaşlı ve yüzünde yaklaşık altmış yılın getirdiği çizgilerle karşılamıştı onları. Büyük salonun, en az kendisi kadar büyük kapıları aralanınca kendini, gerçek anlamda bir cennette hissetmişti. Gece süsü verilmiş büyük bir tavan, dört bina masası, müdirenin ve profesörlerin masası, her şeyiyle güzeldi büyük salon. Dört sene içinde buraya ne kadar geldiğini hatırlayamayacak kadar gelmişti. Kulaklara kadar inen ve yaşlı bir şapka selam vermişti onlara. Dört kişilerdi. İsimler okundukça heyecanı kat kat artıyordu. Kendi ismi okundu. Kulaklarına kadar inen ve alnını bir bölümünü kaplayan – en azından saçlarının görünmeyeceği kadar – yaşlı şapka binasını açıklayınca bir alkış yükseldi tavana doğru. Bina masasına bıraktı kendini. Herkes tebrik amaçlı sırtını ovalıyor ve ona tebessüm ile bakıyordu. Ondan sonra Ravenclaw’a üç kişi daha seçilmişti. Baldovino, Kaitlynn, Marisha ve Edmund… Uzun ve bitmeyen bir arkadaşlığın zillerinin çaldığını kim bilebilirdi o an. O günden sonra büyük bir dostluk başlamıştı. Uğruna canların feda edilebileceği ve güneş kadar parlak, gece kadar gizemli bir dostluk başlamıştı. Şans, ilk defa 1 Eylül günü gülmüştü ona. Hayatın tüm acılarını çekmişti, evet. Sırtına kırbaçlar yemişti, en kötü günlerini geçirmişti. En kötü günlerini… Sonra ilk defa görmüştü güneşi. Güneşin tüm sıcaklığını hissedebilmişti vücudunda. Bu üç kişi doğmuştu hayatına. Karanlık günler nihayet son bulmuştu. Aydınlığa kucak açmıştı artık. Üç arkadaşıyla birlikte Hogwarts’a ne maceralar yaşamıştı, neler geçmişti başından. Bir macera daha yaşayacaklardı beraber. Son bir macera. Okulda, yaklaşık bir hafta önce duyurulan bir maskeli balo olacaktı. Bu baloya, asla ayrılmayan dört arkadaş beraber gidecekti. Ancak yine de birisiyle çift olması gerektiğini düşünüyordu. Bu düşüncelerini de gerçekleştirmişti zaten. Baloya dörtlünün en güzel kızı Marisha ile gidecekti. Onun ellerinden tutacaktı ve dans edecekti. Garip duygular içine girmişti bir an. Ne oluyordu ona. Değişmiş miydi artık? Bazen kendini tanıyamıyordu. Bazen tamamen değişebiliyordu. Yağmurun kara dönüşmesi olanaksızdı belki de. Ama o dönüşüyordu. Kişilik değişimi olmalıydı bu.

Sabah, ortak salondaki kızların gürültüsü ile sıçramıştı kendini öylece yaydığı yatağından. Havanın sıcak olmasından dolayı üstündeki mavi-bronz kuzgun simgeli pikesini ayaklarıyla ittirdi. Üzerinde geceliği vardı. Ortak salona geceliğiyle inmesi oldukça garip kaçardı. Bu nedenle etrafı dört tahtayla çevrilmiş yatağının ucunda bulunan bir çıkıklığa astığı cüppesini giydi. Kravatını şöyle bir düzelttikten sonra, hala uyuyan arkadaşlarını – ki orada tek arkadaşı Edmund’du – uyandırmamak için parmaklarının uçlarında yürüdü. Mermer merdivenleri aynı pozisyonda inerek şöminenin mavi renklerle bezenmiş ortak salona indi. Karşılıklı, biri kız biri oğlan olmak suretiyle iki kişi ağız dalaşına tutuşmuşlardı. Birbirlerine lanetler yollamadıkları kalmıştı. Onu da yapmalarına az kalmış gibi gözüküyordu. Lanetler yüzünden ortak salonun mahvolmasını istemediği için müdahale etme içgüdüsü dürtmüştü onu aniden. Asasına sarıldı ani bir hareketle. Belki de asasını onlara gösterinde daha kötü olacaktı bu olayın sonu. Daha dördüncü sınıftı. Bir dördüncü sınıfın büyü kapasitesi, karşısında kavga eden ve boylarından anlaşılacağı kadarıyla altıncı veya yedinci sınıf olan bu iki büyücünün büyü kapasitesine eşit olamazdı. Bu nedenle asasını bırakarak çıkış kapısına yöneliyormuş gibi yaptı. Bir yandan serinletici etki yaratan bir rüzgar esiyor ve cüppesini dalgalandırıyordu. Kavga eden iki büyücü, daha onu fark etmemişti. Belki fark etseler daha kötü şeyler olacaktı. Çıkış kapısını araladı parmaklarıyla. Çıtırtadıklarını hissedebiliyordu. Ama bu çıtırtılar, başka bir yerden geliyordu büyük olasılıkla. Daha çok çıtırtı denemezdi zaten. Edmund’un geniş ve çilli yüzünü görünce yüz çevresine genel bir tebessüm kondurdu. Ne zaman onu görse, böyle yapıyordu zaten.

“Lanet olsun birde bu çıktı karşımıza.”

Açık ortak salon kapısından içeriye görünmeden giren Peeves elindeki su balonları ile bekliyordu onları. Bu sefer iki büyücü ortak salondan çıkmış ve Edmund’la onu baş başa bırakmıştı. Birde Peeves paraziti vardı tabiî ki de. Asasını doğrulttu Peeves’ın tiksinilenecek yüzüne doğru. Yüzüne kondurduğu tebessüm ani bir şekilde solmuştu. Elindeki su balonlarını fırlatmaması için, içinden Merlin’e yalvarıyordu. O anda bir profesör gelse ve Peeves kaybolsa, ortak salonun halini gören profesör büyük ihtimalle ikisini de cezaya çarpardı. Asasını doğrulttuğu Peeves elini doğrulttuğu an harekete geçti. Edmund, daha uyku sersemi olduğu için hiçbir şeyin farkında değil gibiydi. Asasını havaya doğrulttu. Damarlarından akan kanın durduğunu hissedebiliyordu. İlk defa kendini savunma amaçlı bir büyü yapacaktı. – Babasından ve annesinden kurtulmak amaçlı büyüleri saymazsa – Dudağının bütünü yana kaydı annesi ve babasını aklına getirince. Esnek asasını iyicene doğrultarak bağırdı: “Expalliarmus.” Peeves zaten oldukça küçük bir yaratıktı. Geriye savruldu aniden. Şok geçirmiş bir halde gözleri faltaşı gibi açılan Peeves, korku dolu bakışlar eşliğinde ortak salondan uzaklaştı. Onun bu halini gören portreler bir yandan şaşırıyor, bir yandan hafif sevinç nidaları ile karşılık veriyorlardı.

“Hadi giyin de kahvaltı yapalım. Ondan sonra da balo için hazırlanalım.”

Yine balo sözcüğünü geçirmişti aklından. Yüzüne bir tebessüm kondurarak Edmund’un giyinmesini bekledi. O düşüncelere boğulmuşken Edmund çoktan giyinmiş, parfümünü sıkış ve onu dürtüyordu. Bacaklarını, kasları sayesinde hareket ettirerek sorunsuz bir şekilde kahvaltıya indi. “Ne kadar da güzel kokuyor.” Dedi Edmund’a, Edmund aynı anda onaylar bir bakış attı. Yan yana oturdu ikisi. Tabaklarını tıka basa doldurdular. İlk defa bu kadar aç olduğunu hissediyordu. Tabağına aldığı her şeyi bir çırpıda yemişti. Midesi öylesine dolmuştu ki. Mısır gevreği yiyecek hali kalmamıştı. Uykusuzluktan – gece pek fazla uyuyamamıştı – gözleri kanlı bir halde profesörler masasını süzdükten sonra Edmund’u dürttü. Aynı anda ikisi kalktı ve ortak salona yürümeye koyuldu. *Yedikleri içtikleri ayrı gitmez* deyiminin en önemli örnekleriydi Edmund ve Baldovino. Yatakhanelerine çıktılar. Balonun duyurulmasından ardından gelen kıyafetlerini giyeceklerdi ve balo zamanını bekleyeceklerdi.

“Hadi giysilerimizi deneyelim, ondan sonra biraz oyalanırız. Sonrasını da biliyorsun zaten.”

Üstüne smokinini geçirdi heyecanlı bir şekilde. Demir maskesini taktı komodininin üstünden alarak. Aynı yerden asasını aldı ve smokininin cebine geçirdi. Epey uyumlu olmuştu annesinin gönderdiği bu muhteşem kombinasyon. Kravat benzeri ve adını hatırlayamadığı, yakasında bulunan garipsi şeyi düzeltti. Jilet gibi pantalonunu ve kuyruğuna göz gezdirdi. Karşısında ikizi duruyormuş gibi hissediyordu kendini. Karşısında Edmund duruyordu ve Edmund, Jahrmann gibi bir smokin giymişti. Ama onda kravat vardı. *Daha güzel* diye geçirdi içinden. Aynada kendisine şöyle bir baktı ve yatağının üstüne uzandı. Önüne kitabını çıkardı ve okumaya başladı. Maskesini çıkarmıştı bir yandan. Beline sertçe batan asasına aldırış etmeden okumaya devam etti kitabını. Buz kesmiş gözlerini satır aralarına yoğunlaştırdığında her şeyi unutuyordu sanki. Dünya ile bağlantısı kesiliyor ve tamamen kelimelerin dökülüşüne bırakıyordu kendini. Bilgi denizine salıyordu.

5 Saat Sonra ~ Balo Zamanı

Beş saatini Numereloji kitabını okuyarak geçirmişti. Beş saat ona, beş dakika gibi gelmişti. Bıraksalar günlerce okuyup kitabın tamamını bitirebilirdi. Sabah yaşadığı Peeves olayının korkusundan kitap aracılığı kurtulabilmişti ancak. Düşünce dünyasından sıyrıldığında kulaklarında yansıyan tok sesler ile bağlantıya geçti bütünüyle. Edmund ile yan yana testrallerin olduğu alana doğru ilerliyorlardı. Geç kalmış sayılabilirlerdi. Çünkü öğrencilerin birçoğu testrallere binmişti ve testraller sert esen rüzgara aldırmadan toynak benzeri tırnaklarını toprağa sürterek bir an önce gitmek için ısrar ediyorlardı. Edmund ile aynı testrale binmişlerdi. Arkalarında burnu büyük bir Slytherin’li vardı. Yaklaşık bir beş dakika sonra havalandı at misali testraller. Kemiklerine tutunmuştu garipsi yaratıkların. Onları birçok kişi görmüyordu. *Belki birkaç kişi* O birkaç kişinin içinde vardı Baldovino. Daha önce teyzesi gözleri önünde hayatını yitirmişti. O anı aklına bile getirmek istemiyordu zaten. Çok kısa ve sorunsuz bir şekilde geçen yolculuklarının ardından testraller dağlık bir alana inmişti. Edmund’u gözünden kaybetmeyerek Marisha’yı aradı. Şansına hemen yanında yürüyordu. Araya bir Hufflepuff’lının girmesi sayesinde kaybetmişti gözleri o güzelliği. Aradan geçerek ona ulaştı. Kalbi oldukça hızlı atıyordu. Marisha’nın yanında Kaitlynn vardı. Ona da selam verdi. Edmund, Jahrmann’ın yanındaydı. Dudaklarını kıpırdatmakta zorlanır bir halde konuştu:

“Balonun en güzel kızı da teşrif etmiş buraya. Balonun en güzel ve en tatlı kızı. Elimi tutar mısınız? Sizin gibi bir hanımefendinin elinin tutmak benim için bir şereftir dünyanın en güzel kraliçesi.”

Bu iltifatların karşısında biraz olsun yumuşayan ve kıvama gelen Marisha onun elini tuttu. Kaitlynn ile Edmund’da onlar gibi kaynaşmıştı. Çünkü ikisi baloya beraber gidiyordu. Girerken 10 Galleon ödedi ve büyük balo alanına girdi. Oldukça büyük bir alanı ayarlamıştı Sihir Bakanlığı. Gökyüzünde sürekli havai fişekler patlıyordu. Süsler, sesler, her şey ama her şey harikaydı. Dans pistinde birçok çift dansa çoktan kalkmıştı. Ünlü sanatçıların çıkacağı pistte hazırlıklar devam ediyordu. Ünlü büyücüler çoktan yerlerini ayırtmış olmalı ki, hepsi de gelmişti. Kendi aralarında sohbete dalmışlardı. Baldovino, Marisha’nın elini sıkı sıkı tutarak sandalyelere oturdu. Dansa kaldırmayı düşünmüyordu şu an için. Yine o dört arkadaş grubu yan yana oturmuştu. Etrafı, robot gibi kıpırdayan gözleriyle izleyerek beklemeye koyuldu. Uzun bir bekleyiş olacaktı anlaşılan.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.hogwartsekspresi.com
William Kunz C. Engelbert

avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 281
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7411
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 07/08/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Perş. 04 Eyl. 2008, 00:45

Yeniden dans pistindeyken etrafı iyice taramasına karşın Indis’i görmemişti, aklının bir köşesi hala ondayken Mathilda’ya odaklanması epey zor oluyordu, yine de bunu yapmak mecburiyetindeydi bu nedenle şimdi mavi ile yeşil arası bir renk alan gözlerini cadının koyu yeşil gözleriyle buluşturdu. Kadının gözlerinde, çok derinlerde bir yerde sıkıntısını görebiliyordu, insanları kolay anlayabilirdi. Empati yeteneği gelişmişti, Mathilda’nın da tıpkı kendisi gibi suratına kondurduğu sahte gülücüğe karşı yapabileceği bir şey ne yazık ki yoktu. Evet, ikisi de sıkılmıştı belki ama bu baloya beraber gelmişlerdi ve partner olmanın zorunluluklarını yerine getirmeliydiler. Evet, onunla eğleneceğini düşünmüştü en azından küçük bir ihtimalle, ama yanıldığı belliydi. Mathilda ile herhangi bir sorunu yoktu fakat konuşacak öyle az ortak noktaları vardı ki! İster istemez ilişkilerine sessizlik hâkim oluyordu. Bu geceye gelirken bunu biliyordu, Mathilda’yı davet ederken de ama hatırı sayılır dostunu yani Mathilda’nın ağabeyini kıramamıştı işte.. Onu en çok daraltan da hissedemediği iltifatları birbiri ardında saydırmak oluyordu, bu sahtekârlıktan öte bir şey değildi ama ne yapabilirdi ki? İlgi duymadığı tüm kadınlara yaptığı gibi ona da kaba davranamazdı ya, elinden geldiğince ona iltifat etmeye böylece bir nebze de olsa vicdanını rahatlatmaya çalışıyordu ve bu işi çok güzel kıvırdığı aşikârdı.. Bu düşüncelerle eğlenme ve sıkıldığını kollarındaki kadına belli etmeme çalışmalarına devam etti…

Şuanda dans etmek istediği asıl kişi çok başkaydı. Tıpkı Indis’in söylediği gibi bir başka Hogwarts profesörü ile olmayı dilerdi bu gece, diğer hiçbir cadının ya da muggle kadınının onda yaratamadığı etkiyi yaratan kadınla: Ivyanne… Sahi o neredeydi acaba? Baloya gelmiş olmalıydı, peki ya kimle? Kimdi ona eşlik etme şerefine layık bulunan ve William’ın başlıca rakibi sayılabilecek olan bu büyücü? Bunu öğrenmeyi gerçekten çok istiyordu ama şuanda mümkün olacak bir şey değildi. Daha sonra nasıl olsa bu sorusuna cevap alabilirdi. Mathilda’nın yeşil gözlerine bakarken, Ivyanne’nin daha açık tonda bir yeşil olan gözlerine bakıyor olmayı diliyordu, ancak az sonra kulağına çalınan sözler onu tüm bu düşüncelerden soyutlamıştı. “
Şurada ki Profesör Mythill değil mi? Evet, o.. Dans ediyor ha çok tuhaf” bu cümleleri kimin sarf ettiğini öğrenmek için sesin geldiği yöne doğru bakındı, onlara çok da uzak olmayan bir mesafede, dans eden iki yeniyetmeden başkası değildi bunları söyleyenler. William öğrencilerin ilginç bakışlarına maruz kalmış olmaktan rahatsız olmuş gibiydi, bu nedenle onlarla arasına giren çiftlerle birlikte görüş açılarından çıkmış olduğu için mutlu olmuştu.

Ancak onları inceleyip yorum yapan tek çift o iki yeniyetme değildi anlaşılan, zira onları dans ederken gören pek çok Hogwarts öğrencisi delici bakışlar atmadan geçmiyordu. Diğer profesörleri incelemedikleri kadar çok inceliyorlardı Mathilda’yı… Sonunda konuşacak bir şey olmasına sevinerek
“Dans ediyor olman öğrencilerinin epey ilgisini çekti anlaşılan, seni hiç böyle hayal etmediklerine eminim” hafifçe güldü, amacı Mathilda’ya kötü bir söz söylemek değildi, sadece konu açmış olmak istiyordu ama bunu eline yüzüne bulaştırmıştı çünkü William’a göre az önce söyledikleri hakaretten farksızdı… Yine de Mathilda’nın nasıl bir profesör olduğunu iyi bildiği için buna kulak asmayacağını düşünerek rahatladı, daha geçenlerde gelecek Postası’nda ‘kaçık’ damgası yiyen o değil miydi? Onu biraz tanıyanlar ya da onunla vakit geçirenler böyle bir damgayı neden yediğini anlamakta güçlük çekmezlerdi, ama belki de kendisini ifade etmenin en doğru yollarından biriydi izlediği yol. Her ne kadar etraftan olumsuz tepkiler alıyor olsa da…

Mathilda’nın verdiği ‘kendine özgü’ cevapla suratındaki gülümsemeyi daha da kuvvetlendirdi ve danslarına sadece çalınan müziğin onlarda yarattığı ritimle, sessizlik içinde devam ettiler. William aklında bin bir düşünce ve yok etmemek için oldukça çaba sarf ettiği o sahte gülücükle dansını sürdürürken, kollarındaki cadıda ki değişim dikkatini çekmişti. Kadın solgun görünüyordu, suratı düşmüştü. Bıraksalar orda da bayılabilirmiş gibi bitkin duruyordu. Kadında birden bire oluşan bu değişime önce biraz afalladı. Neden birden bire ruh gibi olmuştu ki? Bunu daha sonra düşünebilirdi, kadının oturmak isteyeceğini tahmin ederek
“İstersen biraz dinlenelim?” dedi telaşlı görünüyordu. Kadının siyah, gür ve uzun saçlarını dalgalandıracak kadar güçlü kafa salamsıyla buna oldukça ihtiyacı olduğunu bir kez daha anladı ve hiç vakit kaybetmeden elini tuttu, koluna sıkıştırdı. Böylece muhtemel bir bayılmaz söz konusu olduğunda yere düşmeden onu yakalayabilecekti.

Koluna zorla giren cadıyı doğruca dans pistinden indirdi ve ilerideki rahat koltuklu masalardan birine götürdü. Sandalyenin yanı sıra konforlu olması düşünülerek koyulmuş bu koltukları iyi akıl etmişlerdi doğrusu. Kadını hemen beyaz koltuklardan birine oturttu ardından
“İyi misin? Çok solgun görünüyorsun?” dedi, kadın idare etmeye çalışırcasına onu geçiştirdi. William yine de rahatlamış gibi görünmüyordu, hemen bir garsonun yanına gitti ve içecek bir şeyler alarak Mathilda’ya geri döndü, içi sıvı dolu bardağı ona uzatırken daha iyi olmasını umut ediyordu.

Kadın kendisine uzatılan bardağı aldı ve dudaklarına götürdü, yudumladıktan sonra bardağı tekrar indirdiğinde William biraz daha iyi göründüğüne kanaat getirmişti. Böyle bir gece de bir tek bu eksikti zaten! Oturduğu koltuğa iyice yayılan ve belikli bir süre boyunca başka bir şey yapmak istemeyen kadının yanında yirmi dakika kadar bekledikten sonra
“Daha iyi sindir umarım?” diye sordu, yanıtını oldukça merak ederken. Bu tuhaf cadının daha iyi olduğunu beyan etmesiyle, kendisini bir süre azat edebileceğini düşündü. Belki çok kaba bir hareket olacaktı ama kadın ne kimseyle konuşmak istiyor gibi görünüyordu ne de birilerinin ona dadılık etmesine ihtiyacı vardı. Zaten öylece durmuş düşünceleriyle yüzleşiyordu, ya da William bunu böyle görmüştü. Yine de yalnız olması gerektiğini düşündü, hem Indis’i aramak için iyi bir fırsat olacaktı bu, kendi içinde verdiği ufak çaplı düşünce savaşını Indis kazanmıştı. Mathilda’ya doğru hafifçe eğildi ve “İzninle, halletmem gereken ufak bir işim var. Birazdan burada olurum” dedi, tedbirlice. Mathilda’nın onu azat ettiğini salık vermesiyle birlikte William cadının yanından uzaklaştı…

Epeyce kalabalık balo alanında ikinci kez Indis’i aramaya başladı ama neyse ki bu kez rahat rahat arayabiliyordu… Nerede olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama aklında birbirinden ilginç teoriler üretmeye çoktan başlamıştı… Etrafta sarmaş dolaş olan onlarca yeniyetmeyi inceleyip Indis’i tararken, Chris’le böyle bir konumda olmamasını diliyordu. Yine kıskançlığı tutmuştu işte, Indis’i koruma içgüdüsü öylesine gelişmişti ki, ona yaklaşan herkesin potansiyel tehlikeli ilan ediyordu… Ona göre Indis’in dünyada güvenebileceği ve onu koruyabilecek tek insan William’dan başkası değildi… Küçük kardeşinin bir gün aşk olup gözündeki kahraman tahtını bırakması gerektiğini düşündükçe irkiliyordu... 5 yıl önce bir sonbaharda İngiltere’ye taşınma kararı almıştı. Buraya gelişi ve annesinin izini yeniden bulması hiç kolay olamamıştı, ama en sonunda amacına ulaşıp annesinin ve kız kardeşinin isini bulmayı başarabilmişti. O günü anımsadı kız kardeşini ilk kez gördüğü günü…

Sararan yapraklar bağlı oldukları ağaç dallarından kurtuluyor ve yere dökülüyordu, Londra sokakları sarı, yeşil, turuncu yapraklarla kaplıydı. Yağmurlu şehirde yine yağmurlu bir hava hâkimdi ve iliklerinin buz tuttuğunu hissediyordu. Gri paltosunu çekiştirdi, ellerini ağzına götürdü ve nefesiyle ısınmaya çabaladı… Yaklaşık iki buçuk saattir lüks bir malikânenin girişinde öylece bekliyor, malikânede olup biten tüm hareketleri gözlemliyordu. İçeriye girmek için aradığı cesareti ne yazık ki içinde bulamamıştı. Cesaretini toplaması için zamana ihtiyacı vardı… Acaba içeride nelerle karşılaşacaktı? Acaba annesini ve kız kardeşini umduğu gibi mi bulacaktı? Acaba tepkileri ne olacaktı? Zihnini kurcalayan bu soruların cevabı önünde dikildiği demir parmaklıkların ardında gizliydi…

Bunu düşünerek hafifçe titreyen ellerini parmaklıklara doğru götürdü ve ileri doğru ittirerek açtı. Kapıyı ardından kapatıp döndükten sonra kendisini o pek şaşalı bahçenin içinde buluverdi. Yeşil çimler büyü yardımı ile canlılığını koruyordu, yapraklar sararmamış, dökülmemişti. Bahçe üzerinde durduğu minik taş yol ile ortadan ikiye bölünmüştü. Beyaz taşlardan oluşmuş, doğrudan eve giden şık yolun sol kenarında görkemli bir ağaç ve altında büyük bir salıncak vardı. Salıncağın paralelinde ufak bir süs havuzu bulunuyordu. Bahçenin sağ yanında ise etrafı mermerle kaplı, daire şeklinde büyük bir yüzme havuzu. *Keyifleri yerinde olmalı* diye düşündü içinden… Taş yolda ağır adımlarla ilerlerken bahçeyi oldukça inceleme fırsatı bulmuştu, yolun sonuna geldiğinde gözlerini bahçeden önünde durduğu eve kaydırdı. Uçuk mavi renkte bir boya ile tüm dış duvarlar boyanmıştı. William’ın sayabildiği kadarıyla üç katlıydı. Görkemli pencerelerin en alt katında bulunanlarında ince tüller vardı ve kapının birkaç metre ilerisindeki bu pencerelerden evin için zar zorda olsa görebiliyordu.

Derin bir nefes aldı ve elini asil oymalarla süslü, soğuk, metal zile götürdü. İşaret parmağı ile bastığı zilden çıkan melodik sesle birlikte bir adım geriledi ıslanan ve kahverengiye dönen saçlarını eliyle geriye attı ve dik, kendinden emin bir duruş takındı. Kapı yaklaşık bir dakika sonra açılmıştı. Karşısında gördüğü uzun boylu, yapılı vücutlu, hafif beyazlamaya başlayan siyah saçlara sahip, koyu kahverengi gözlü ve dingin duruşlu bir adamdı.
“Buyurun, kimi aradınız?” dedi adam gayet olağan bir tonda. William yutkundu ve “Ben Elizabeth Engelbert’i, şey yani Elizabeth Norphman’ı arıyorum. İsmim William Engelbert” dedi sesinde en ufak bir titreme olmazken.

Karşısında ki adamın Engelbert kelimesini ilk duyduğu anda değişen yüz ifadesi fark edilmeyecek gibi değildi, nitekim bunu çoktan fark eden William bozuntuya vermeden beklemeye devam etti. Adam bu defa biraz tedirgince ona beklemesini söyledi ve kapıyı gayet kaba bir tavırla suratına kapatıp içeri girdi. William kalbinin deli gibi çarpmasına engel olamıyordu, birazdan olacaktı. Birazdan onları görecekti, birazdan kız kardeşiyle tanışacaktı… Kapı yeniden açıldığında bu kez karşısındaki sarı saçlı, renkli gözlü, kırklarının sonlarında bir kadındı. Yer yer kırışmış suratı endişe içerisindeydi ve William’ın onu tanımak için ismini bile sormasına gerek kalmamıştı… Karşısındaki annesiydi. Kadın William’a doğru bir hamle etti ve
“William?” dedi yaşlarla dolan mavi gözleriyle. Kafasını yere eğdi, ne yapması gerektiğini bilmiyordu “Evet” diye fısıldayabildi sadece ve karşısındaki kadın boynuna atıldı.

Birkaç dakika öyle kaldılar, yıllardır özlemini sürdüğü bu kokuyu doya doya ciğerlerine çekti, anne kokusunu… Sonunda ayrıldılar
“İçeri gel oğlum, içeri..” kadın onu kolundan tutup doğruca içeriye götürdü. Doğrusu böylesi sıcak bir karşılaşma beklemiyordu, sanki yıllardır görüşmeyen onlar değillerdi, sanki bunca yıldır bir kere bile William’ı aramayan kadın bu değildi, sanki birbirlerinden hiç ayrılmamışlardı. Öylesine şaşırmıştı ki bu tutumuna sert çıkmayı bile akıl edemedi. Kadın onu doğruca salona sürükledi, kem rengi koltuklardan birine oturan kadın William’ı da yanına oturttu ve ellerini ellerine alarak ona baktı “Merlin aşkına… Ne kadar büyümüşsün.. Yetişkin bir büyücü olmuşsun” dedi gözlerinden akıp yanağından süzülen yaşlarla. William’sa onun aksine oldukça katı ve soğuktu be yani bir gün çıkıp geldi ve olan biten her şey unutuldu mu? Madem ona bu kadar hasretti neden bir kez bile aramamıştı onu? Neden ona ihtiyacı olduğunda yanında olmamıştı? Ve şimdi karşısında geçmiş timsah gözyaşları döküp ona sarılıyordu, sanki buna hakkı varmış gibi! Sesindeki buz gibi ton belirgindi “Evet büyüdüm ve sayenizde çok erken olgunlaştım efendim” dedi.


En son William Kunz C. Engelbert tarafından Cuma 05 Eyl. 2008, 01:07 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.hogwartsekspresi.com
William Kunz C. Engelbert

avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 281
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7411
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 07/08/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Perş. 04 Eyl. 2008, 00:47

Cadı suçluluk dolu bakışlarla onu süzdü ardından “Siz mi? Bana siz diye mi hitap ediyorsun?” bu da ne demekti şimdi? Anne diyip dizinde uyumasını filan mı bekliyordu bu düşüncesiz cadı “Ne dememi bekliyorsunuz? Anne mi? Hiç sanmıyorum efendim!” dedi yutkundu ardından “Buraya gelemin tek sebebi size hesap sormak, size sizsiz geçirdiğim bunca yılın hesabını sormak. Hiçbir şey olmamış gibi davranmamı, rol yapmamı beklemeyin benden” dedi. Çatık kaşlarından içindeki öfke belli oluyordu ve o tüm öfkesini kusmak istiyordu, rahatlamak istiyordu. “Haklısın William.. Haklısın seni aramayı bende istedim. Ama be-“ “Siz ne? Sorumsuz musunuz? O yüzden mi beni bırakıp gittiniz? Ya da bencil? Ya da düşüncesiz? Ya da kalpsiz? Hangisi sizsiniz efendim? Ben biliyorum. Sanırım hepsi öyle değil mi? Ancak böyle biri oğlunu bırakıp gider, ancak böyle biri onu bir kez bile aramaz. Ancak böyle biri onu kardeşinden ayırır” dedi, sesi yükselmişti, bağırmaya yakın bir tonda konuşuyordu. Karşısındaki kadınsa kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi sinmişti, sadece gözlerinden yaşlar akıtıyor ve kekeliyordu. “Be- Ben s-s-se-seni düşündüm William” işte bu sözün ardından koca bir kahkaha patlattı “Beni düşündünüz mü? Lütfen… Lütfen yalan söylemeyin.. En azından şu anda dürüst olmayı deneyin. Biliyorum sizin için çok güç ama en azından birkaç dakika ha olmaz mı?” kadın başını öne eğerken William’da onun gibi sessizliğe gömüldü…

“Hayır aslında hesap sormak değildi amacım aslında buraya neden geldiğimi bile bilmiyorum… Belki de gelmemem gerekirdi. Üzgünüm.” Dedi, şimdi yatışmıştı ve sakin bir sesle sözlerine devam ediyordu “Yeniden mi evlendin?” kadın evet anlamında başını salladı. William alaycı bir ifadeyle güldü ama hiçbir şey söylemedi bu sırada bir ses işitti “Anne, Charlie’den cevap geldi” kafasını çevirdi. Merdivenlerden koşarak bir kız iniyordu. Turuncuyla sarı karışımı bir renkteki saçları uzun ve dalga dalga omuzlarına dek ulaşıyordu, küçük bir bedene ve masum bir surata sahipti. Gözleri Elizabeth’in ki gibi William’ın ki gibi parlak bir maviydi. Bembeyaz bir teni vardı ve küçük bir çocuktan ziyade genç bir cadı gibi hareket ediyordu. Elinde bir parşömen parçası sallaya sallaya alt kata indi ve onların oturduğu koltuğun önüne geldi. Gözleri birkaç saniye boyunca William’ın üzerinde kenetlendi ardından Elizabeth’e kaydı “Anne, bu adam kim?” Meraklı ve bilmiş bir bücür olduğu her halinden belliydi bu kız çocuğunu hemen tanımıştı, bu kız kardeşi olmalıydı.. Indis… Resimlerde gördüğü gibiydi, belki daha büyüktü ama surat yapısı hiç değişmemişti. William yanında oturan orta yaşlı cadıdan erken davranarak “Ben William, William Engelbert” dedi gülümserken, kızın yüzünde bir şok ifadesi belirmesini ve annesi gibi boynuna atlamasını bekliyordu ama tahmin ettiği gibi olmadı kız ifadesiz bir suratla “Merhaba efendim. Bende Indis… Indis Monaghan” hareket halindeki dudakları konuşmayı bıraktığında vücudundaki tüm kanın beynine akın ettiğini hissetti. Monaghan mı? Monaghan ha? Tam ağzını açıp konuşmaya niyetlenmişti ki Elizabeth’in yalvaran gözleriyle ona bakmasıyla sustu. Kız şimdi annesine hitap ederek “Charlie mektup yollamış, bana yine Hogwarts’ı anlatıyor. Bir dahaki yıl bende oraya gidebileceğim değil mi anne? Ağabeyimle aynı binada oluruz umarım” dedi neşeyle. Ağabey öyle mi? Demek birde fazladan ağabey sahibi olmuştu. Kafasını iki yana salladı ama yine sustu. Elizabeth kız çocuğunu hemencecik geçiştirdi ve odasına yolladı. Kız merdivenlerden kaybolur kaybolmaz öfke püskürten bakışlarını ona yöneltirken “Bu da ne demek şimdi? Monaghan soyadını taşımayı nasıl kabul eder?” dedi Elizabeth kısık ve titreyen bir sesle “Doğuştan Monaghan olduğunu sanıyor” dedi.

İşte şimdi sinirden kuduracak duruma gelmişti
“Ne yani o Charlie denilen çocuğu öz kardeşi sanıyor öyle mi? Ve o herifi de öz babası?” aklına kapıyı açan o büyücüyü getirerek. Kadın yine William’ın sinir katsayısını yükselten o surat ifadesi ile kafasını salladı. William ayağa kalktı ve “Ona bütün gerçekleri açıklayacağım ve yanıma almaya çalışacağım, böyle sahte bir ortamda yetişmesine izin veremem” dedi Elizabeth’de onunla birlikte ayağa kalktı “Hayır, bunu yapma. Lütfen, onu yanımdan ayırmaya çalışma” dedi. William öfkesini alaya vurarak “Çocuklarının senin için bu kadar önemli olduğunu sanmıyorum. Şimdi gidiyorum ama tekrar geleceğim ve geldiğimde Indis tüm gerçekleri biliyor olacak. Onu yanıma almak için elimden geleni yapacağıma emin olabilirsin” dedi kapıya doğru hızla ilerlerken arkasından gelen kadına aldırmadan “Hayır yapamazsın. İzin vermeyeceğim” diye haykırdı kadın hıçkırıklara boğulurken. William kapıyı savurarak açtı ve dışarı çıktı, kapıyı kapatırken “Bunu göreceğiz” dedi tek kaşını kaldırarak ve kapıyı hızlıca çarparak oradan çıktı…

Onu anılarından kopartan şey hatlarını ön plana çıkartan zarif ama iddialı buz mavisi elbisesi ile Ivyanne olmuştu. Cadı ona metrelerce uzaktı ama bu kalabalığın içinde bile onu görebiliyor, bunca mesafeden bile ezberlediği suratının etkileyici görüntüsünü seçebiliyordu. Ona merhaba demek harika olacaktı, birkaç haftadır görüşememişlerdi, içinde ona karşı büyük ve kendisine hiç yakıştıramadığı bir özlem duyuyordu. Hem böylece baloya kiminle katıldığı öğrenip içindeki durmak bilmeyen merak nehrini kurutabilirdi. Hiç acele etmeden sakin ve ağır adımlarla ona doğru ilerlemeye başladı. Sık sık araya giren insanlar görüş açısını engellese de onu yeniden bulması güç olmuyordu. Ona haftalar kadar uzun gelen bu yolculuğun ardından nihayet onu tüm ayrıntılarıyla seçecek mesafeye ulaşabilmişti.

Merlin aşkına! Ne kadar da güzeldi… Yakınlaştıkça ona duyduğu hayranlık katlanarak artmıştı. Bu güzellik gerçek olamayacak kadar kusursuzdu. Şimdi daha ayrıntısıyla seçebildiği cadıyı tepeden tırnağa tekrar ve tekrar süzdü. Buz mavisi elbisesi ince ve narin vücuduna tam oturmuştu elbisenin belden yukarısı dardı ve kadınsı katlarını oldukça ön plana çıkartıyordu, daha sonra genişleyerek aşağı iniyordu. Açık renkteki, dar, çıplak omuzları elbisenin ince askılarıyla çevrelenmişti. Açık bıraktığı hafif kabartılmış, dalgalı, kahverengi tonundaki saçları omuzlarının biraz aşağısına dek uzanıyordu. Tanrı’nın fazladan zaman ayırarak işlediğini düşündüğü mükemmel suratına oldukça yakışacak bir makyaj yapmıştı. Koyu renk far ve uzatılıp, kıvrılmış dolgun kirpikleriyle çevrelenen yeşil gözleri daha da belirgindi ve William’ı içine her zamankinden daha çok çekiyordu. Dünya üzerinde yaşayan herhangi bir varlık olamazdı bu cadı, daha başka bir şeydi, ölümsüz olmalıydı belki de Mathilda’ya laf arasında öylesine söylemiş olduğu gibi bir tanrıçaydı. Gerçek bir tanrıça!

Mavi gözleri bu cadının güzelliği karşısında büyülenmişken ona biraz daha yakın olmak amaçlı birkaç adım daha attı, yanındaki başka bir cadı dikkatini henüz çekmişti. Baştan aşağı beyazlara bürünen bu kadın tıpkı kendisi gibi, Indis gibi ve o gece orada ki pek çok insan gibi melek kanatları takmıştı. Kadının suratına biraz daha dikkatli baktığında bunun Tatyana Johnson olduğunu anlamakta gecikmedi. Tatyana olan ilişkileri selamdan ileriye gitmemişti hiç, birbirlerini sadece isim olarak tanıyorlardı. Çok da birlikte vakit geçirme fırsatları olmamıştı zaten. İki cadının da onu fark edeceği yakınlığa geldi ardından
“Bayanlar, iyi akşamlar” dedi gülümseyerek. Önce Tatyana’ya doğru seğirtti ve “Bayan Johnson” dedi cadının elini dudaklarına götürüp kısa bir öpücük kondururken. Ardından doğruldu ve hemen yanında ki cadıya yöneldi, Ivyanne ile ilişkileri daha samimiydi, sık sık görüşürlerdi buna rağmen bir centilmene yakışacak şekilde “Bayan Black” dedi önünde uzun bir reverans yapıp beyaz, narin elini dudaklarına götürüp daha uzunca ve özenli bir öpücük kondurmadan önce. Ardından yeniden doğruldu “Bu karanlık gecemi aydınlatan birilerinin olması ne hoş” çoğul konuşuyordu ama doğrudan Ivyanne’ye bakıyor, ona hitap ediyordu. Ama bu öylesine edilmiş bir iltifat değildi, bunu hissediyordu. Tüm kalbi ve ruhuyla hissediyordu, gecesi gerçekten aydınlanmıştı ve yapbozda ki eksik olan en büyük parça tamamlanmıştı.

“Umarım iyisinizdir bayanlar?” dedi, yine Ivyanne’ye hitap ederken. İkisinden de gelen cevaplarla gülümsedi ve Ivyanne’nin aynı soruyu ona yöneltmesiyle “Şimdi çok daha iyiyim, gecenin en güzel dakikalarını yaşıyorum sanırım” dedi. Normalde bu sözleri ona asla söyleyemezdi, hatta genelde onun yanında bir parça çekingen bile kalırdı, zaten bu nedenle aşkını yıllardır bu cadıya söyleyemiyordu ya! Ama bu gece yapılan her şey, edilen her iltifat şık baloyu tamamlayan bir parça olarak görüldüğü için istediği kadar iltifat etmekte serbestti ve bu hakkı olabildiğince kullanıyordu. “Gerçekten çok güzel olmuşsun” dedi mavi gözlerini cadının gözleriyle buluştururken. Artık çoğul konuşmayı bırakmıştı, ya da acaba yanlış anlaşılır mı düşüncesini. Odaklandığı şey karşısındaki olağanüstü cadıydı…

Etrafta herhangi bir büyücü göremeyince partneri olmadığını anlayarak rahatladı, demek kimseyle gelmemişti. Kendisiyle gelmesini çok isterdi ama ne yazık ki bu gece bu mümkün olamamıştı, yine de partneri olup olmadığından emin olmak için
“Bu gece yalnızsın sanırım?” dedi meraklıca. Aldığı yanıtla tatmin olmuştu, “Senin…” durakladı gözlerini birkaç saniyeliğine Tatyana’ya çevirdi ardından ustaca bir kıvırma ile devam etti “Sizin gibi iki destansı cadıyı yalnız bırakma cehaletini gösterebilecek büyücüler, gerçekten kendilerinden utanmalılar… Bu oldukça tuhaf” dedi ve devam etti “Sizin gibi iki güzel cadıdan birine eşlik edebilmeyi” sadece Ivy'e bakıyordu “çok isterdim ama ne yazık ki, bir arkadaşıma çok önceden verilen bir sözü yerine getirmem gerekti” diyerek bitirdi cümlesini. Yüzündeki o içten ve parlak gülümsemeyi yüzünden asla silmiyordu iki bayanında onu yanıtlamasının ardından başını birkaç saniyeliğine önüne eğdi, ardından yeniden kaldırdı “Sizi görmek beni gerçekten çok mutlu etti, ancak ne yazık ki bu görüşmenin sonuna geldik… Üzgünüm” dedi ardından ilk yaptığı gibi önce Tatyana’nın elini öpüp ona veda etti ve hemen sonra Ivy'nin önünde eğildi ve yeniden eline ufak bir öpücük kondurdu, tekrar doğrulurken sadece onun duymasına dikkat ederek “Seninle en kısa zamanda tekrar görüşmeyi çok isterim doğrusu” dedi ve ağır adımlarla yanlarından uzaklaştı…

Yeşil çimlerin üzerinde yürümeye devam ederken karşıdan ona doğru yaklaşan iki siluet dikkatini çekti biraz daha yaklaştığında bunların Indis ve Chris’ten başkası olmadığını gördü. Adımlarını hızlandırarak onlara doğru ilerledi, balo alanının dışından geldikleri besbelliydi ve bu sinirlerini bozmuştu. Nihayet birbirlerini duyacak mesafeye ulaştıklarında
“Demek teşrif edebildiniz!” dedi soğuk bir sesle. Dondurucu mavilikteki bakışları çiftin çekinden ve utangaç tavırlarını gözlemliyordu, sonra gözleri birbirine sıkıca kenetlenen ellere takıldı, samimiyetlerini ilerletmiş olmalarını istemiyordu ama her hallerinden öyle görünüyordu. Indis’in durumu fark etmesiyle Chris’in elini bırakması bir oldu kızın kem küm ederek kendisini yanıtlamasını bekledi ama kulağı onda değildi, Indis’in kızaran yanaklarına baktı, Chris’in gözlerini kaçırışına. Her hallerinden bir iş çevirdikleri belliydi. Sonra gözü Chris’in gökyüzündeki alev toplarının sağladığı ışıkla yansıma oluşturarak parlayan dudaklarına takıldı. Bir kadın rujuna benziyordu eh Chris kız kardeşiyle flört ettiğine göre bu tür garip zevkleri olamazdı herhalde. Bu durumda geriye bir tek seçenek kalıyordu ki bu en istemediği durumdu, tam da William’ın düşündüğü şey olmuştu.


En son William Kunz C. Engelbert tarafından Cuma 05 Eyl. 2008, 01:11 tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.hogwartsekspresi.com
William Kunz C. Engelbert

avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 281
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7411
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 07/08/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Perş. 04 Eyl. 2008, 00:48

Indis’in dudaklarında parlayan aynı tondaki rujda bunun bir diğer kanıtı değil miydi zaten? “Neredeydiniz siz?” Bu defa sesi sinirliydi. Dakikalarca süren sessizliğin ardından Chris’in bunu bozması ve saçma sapan bir cevap vermesi sinirini daha da arttırmıştı “Elbette, Chris… Elbette!” duraksadı boğazını temizledi ardından devam etti “Kız kardeşimi balo alanının dışına çıkartmadın değil mi?” tam da tahmin ettiği gibi bu cümlenin ardından Indis’ten koca bir inkâr nidası yükselmişti William yine o alaycı ifadeyle “Ve tabi gizli işler çevirip, öpüşüp koklaşmadınız da” oldukça kaba bir ifade idi kullandığı “William!” Indis şaşkınlık dolu küçük bir çığlık halinde söylediği bu kelimeye buz gibi bir yanıt almıştı “Ne var?” Indis’in suskunluğunu önemsemedi ve doğrudan Chirs’e odaklandı, birkaç adım daha atıp omuzlarına gelen yeniyetmenin gözlerine baktı ve “Kız kardeşimden uzak dur bücür” dedi. Bu geri kafalı tutumu aslında William’a göre bir şey değildi ama içindeki Indis’i kaybetme korkusuna engel olamıyordu. Aslında böyle bir şeyin olması en azından şimdilik muhtemel değildi tabi William Chris’le bu şekilde konuşmuş olmasaydı… Chris’in aynı tondaki sert cevabıyla koca bir kahkaha patlattı “Şu yeniyetmeye de bakın hele… Daha 14ünde bir veledden emir alacak değilim. Öptüğün kız benim kız kardeşim. Benim!” bu sahiplenme şekli pek hoş değildi belki ama aklına o anda gelen ilk cümle bu olmuştu. Chris ve William arsında ki bu laf dalaşı bir süre daha devam etti ta ki Indis haykırana dek. Mavi gözlerinden süzülen yaşlarla William’a adeta meydan okuyordu, onun tek bir kelime bir söylemesine fırsat bırakmadan konuşmaya devam etti, oldukça yüksek sesle konuşuyordu ve çevredeki birkaç insan ister istemez onlara bakıyordu. Ama şuanda etrafa rezil olması umurunda değildi, umurunda olan şey bu genç cadının döktüğü gözyaşları ve William’ın canını acıtan sözleriydi. Indis sonunda konuşmayı bitirdi ve koşar adımlarla oradan uzaklaştı “Indis!” diye haykırdı genç cadının arkasından bakmayacağını bile bile, nitekim tahmin ettiği gibi de oldu. Kız kardeşi olabildiğince hızlı bir şekilde koştu ve balo alanını terk edip karanlığa karıştı. William dolan gözlerini saklamak isterken Chris’e baktı ve “Git” dedi Indis’in uzaklaştığı yönü göstererek. Çocukta genç kızın ardından koşup karanlığa karışırken William tamamen yalnız başına kalmıştı ve tüm o sözleri söylediği için kendisine lanet ediyordu…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.hogwartsekspresi.com
Ivyanne Lynn Black
Muggle
avatar

Kadın
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 823
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7836
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 26/12/07

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Perş. 04 Eyl. 2008, 18:01

Elindeki kadehi avuçlarıyla zarif bir biçimde tutarken, bir yandan da vereceği güzel haberi almak için yeşil gözlerini Tatyana’nın üstünde sabitlemişti. Genç cadı; kar beyazı renginde bir elbise giymiş, giydiği beyaz ayakkabılar ve aynı renkteki kanatlarla da kostümünü tamamlamıştı. Beyazlar içinde parlıyordu ve fazlasıyla saf bir meleği andırıyordu. Saflık… Kendisine gerçekten uzak bir kelimeydi bu. Düşünceleri ve davranışlarıyla o kadar uzaktı ki bu terime. Şu anda Tatyana’nın karşısında günahsız bir melek gibi gözüktüğüne adı kadar emindi; ama içindeki intikam ve nefret hissi tüm bedenini ele geçirmiş, kalbinde ufacık bir acıma duygusu bırakmamıştı. İnsanların dışarıdan gördüğünden çok daha farklıydı o; adalet anlayışı çok farklı, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen acıma duygusundan yoksun bir insan. Bu durumdan çok da memnun olduğu söylenemezdi; ama insanların kendisini değişik tanıması hoşuna gitmiyor değildi.

Yanlarına gelen balerin kostümü giyinmiş bayanla düşüncelerini yarıda kesmek zorunda kaldı. Gelen bayan beyaz bir elbise giyinmiş olmasına karşın, Tatyana gibi tamamen beyazlar içinde değildi. Kırmızı ayakkabıları ve aynı renk maskesiyle daha farklı bir görüntü oluşturuyordu. Konuşmasından Tatyana ile samimi olduğu anlaşılıyordu; ses tonu da tanıdık geliyordu ama çıkaramamıştı yüzü gözükmediği için. Surat ifadesini bozmadan –sıkıntılı halini- iki genç cadının konuşmasının nereye varacağını izliyordu. Aslında onu ilgilendiren tamamen başka bir şeydi; şu güzel haberi işitmek istiyordu kulakları. Birbirlerini çekiştiren iki kadını izlemekten vazgeçip, bakışlarını balo alanı içerisinde gezdirmeye başladı. Aslında herkesin ne giyindiği pek ilgilendirmiyordu onu; Ivy’nin bakışları tamamen farklı birini arıyordu. Ama bu kalabalıkta göremeyeceğinden de emindi. Öğreneceği güzel bir haber olmasa burada da durmak istemezdi.

“Sorun değil. Seni dinliyorum.” Sonunda kendisine dönmüş ve fısıltıyla konuşan genç kadına verdi dikkatini. Aslında onun kendisine ne kadar güzel bir haber verebileceğinden pek emin de değildi. Yine de içini saran merak, Tatyana’yı dinlememesine engel oluyordu. Bir yudum daha aldığı içkisi, genç cadının söyledikleriyle neredeyse boğazında kalacaktı. Sayelle’i arayan bir başkası daha mı? Onu aradığını nereden biliyordu ki Tatyana? İşte şimdi ilgisini çekmeyi başarmıştı. Gözlerini iri iri açıp, sözlerinin devamını dinledi. Yoldaşlık mı? Nasıl haberleri olabilirdi ki olanlardan? Anne babasını öldürdüğünü yalnızca Lily ile kendisi biliyordu; kadının ölüm yiyen olduğunu ise sadece kendisi biliyordu. Özellikle merak ettiği nokta o kadını aradığını nereden bilmesiydi? Şaşkınlıktan elindeki ateş viskisini önündeki beyaz örtülü masaya bırakırken, dudaklarından dökülen kelimelere engel olamadı. “Na… Nasıl yani?” Kekelemesine engel olamamıştı. *Benim nedenlerimden farklı mı?* Ivy’nin nedenlerini ne olarak bildiklerini de merak etti birden. Onu öldürmek isteyeceğini asla öğrenemezlerdi; bu imkânsızdı. Belki sadece Azkaban’a tıktırmak isteyeceğini düşünüyorlardı. Neden Yoldaşlık işleri bu kadar zorlaştırıyordu ki sanki? *Lanet olsun…* Güzel bir haber dediği kendisi için pek de hoş bir durum değildi; üvey annesini öldürmesi daha da zorlaşmıştı şimdi. Bir yandan da onun bulunmasına iyice yaklaşmasından hoşnut bir durumdaydı. Ama bu işi Paul’da pek ala yapabilirdi.

Tatyana, sonunda tanıyabildiği az önce gelen cadıya yönelirken kendisi de düşüncelere dalmıştı. Zaten bu konuyu bu kadar kalabalık bir alanda konuşmaları imkânsızdı; bir duyanın olması yüksek ihtimaldi. Bir an önce bu konuya açıklık getirmek istiyordu artık. Yoldaşlığın o kadını kendinden önce bulması ve Azkaban’a tıktırması tüyler ürpertici bir durumdu kendisine göre. Onu öldürmek ruh emicilerin değil; Ivy’nin hakkıydı. Anlaşılan Paul’un elini çabuk tutması gerekecekti. “Tatyana, bu konuyu en kısa zamanda başka bir yerde konuşalım.” Genç cadı bunu onaylayan sözlerinden sonra tekrar ikizine dönmüştü. İkiziyle arası Tatyana kadar iyi değildi; özellikle Gelecek Postası’nın editörlüğünü yapmaya başladığından beri. O yüzden sadece başıyla bir selam vermekle yetinmişti Lily’e.

Tatyana kardeşiyle konuşmaya daldığında, Ivy’de üvey annesini beyinin en köşe noktasına gönderdi ve kadehteki son kalan ateş viskisini de içtikten sonra, bardağı masanın üzerine bıraktı. Başı ağrımaya ve sıkılmaya başlamıştı artık. Bu balo hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu ona. Her ne kadar çalan klasik müzik onun ruhunu okşaması gerektirse de kulaklarını tırmalıyordu resmen. Onu bu sıkkın durumdan kurtarabilecek bir tek kişiyi tanıyordu; o da şu anda yüksek ihtimalle bir başka cadıyla dans pistinde dans ediyordu. Bütün balo alanını gözden geçirmesine rağmen yanında kendini mutlu hissettiği tek kişi görememişti ve geçen her dakika kıskançlık duygusu tüm bedenini sarmaya başlamıştı. Bu baloyu Tatyana’nın yanında değil de cezp edici gülüşüyle kendisine çeken adamla geçirmek isterdi. Ne yazık ki umduğu gibi olmamıştı… Tatyana kardeşiyle olan konuşmasını tamamladıktan sonra tekrar kendi yanına geldi ve kendisini beklettiği için özür diledi nazikçe. Ivyanne, hafifçe önemli değil der gibi başını sallamakla yetindi. O anda duyduğu kalbinin atış ritmini artıran sesle kafasını çevirdi. Geçirdiği son bir saatte duyduğu en hoş sesti bu; William’ın harika ses tonu… O Tatyana’nın elini dudaklarına götürürken, Ivy’de hayranlık dolu bakışlarını adamın üzerinde kenetlemişti.

Her zamanki gibi müthiş gözüküyordu William. Balodaki birçok kişi beyaz kanat takmasına rağmen, herkesten farklı gözüküyordu gözüne bu gece. Üzerine giydiği beyaz pantolonu, metalik mavi ceketi ve onu tamamlayan eldivenleri ile kusursuz gözüküyordu. Sarı saçları her zaman olduğu gibi ensesine uzanıyor; gülümseyince belli olan gamzesiyle mükemmel bir etki yaratıyordu Ivy’de. Hiç kimsenin yaratamadığı bir etkiydi bu; onu görünce yüzünde nadir görülen bir gülümseme oluşuyor, kalbi delicesine atmaya başlıyordu. Hiç kimsenin yanında alamadığı tadı alıyordu bu büyücünün muhabbetinde. Ama William bunların hiçbirini öğrenememişti, aptal çekingenliği yüzünden. Kendi eli William’ın dudaklarına doğru giderken, yüzünde yine nadir görülen bir gülümseme oluşmuştu. Tamamen doğal ve içten bir gülümsemeydi bu ve sadece genç adamın yanında ortaya çıkıyordu. William doğrulurken; onun tanıdığı en nazik erkek olduğu düşüncesini kafasında bir kez daha onayladı. “Bu karanlık gecemi aydınlatan birilerinin olması ne hoş” William’ın bu sözleri direk kendisine bakarak söylemesi, onu daha bir mutlu etmişti. İşte balo şimdi renklenmişti onun için. Duyduğu müzik sesleri kulaklarını tırmalamıyordu artık; tepesinde asılı duran balonlar her an patlayacakmış hissi vermiyordu şu anda. Düşüncelerini, kalbini, ruhunu William’a vermişti sadece. “Teşekkür ederim.” Dedi yalnızca gelen iltifata karşı. Hâlbuki söylemek istediği sözler bunlar değildi sadece. Bu büyücüye söylemek istediği, içinde saklı kalan o kadar çok şey vardı ki…

“Daha iyi olamazdım. Sen nasılsın William?” Tatyana’nın yanıtından sonra, gülümseyerek vermişti bu cevabı. Aldığı cevapla gülümsemesi daha da genişlemişti. Gecenin en güzel dakikalarını yaşayan bir diğer kişi de kendisiydi. Balonun başından beri çektiği sıkıntının karşılığında kendisine bahşedilmiş bir ödüldü bu konuşma. Yeşil gözlerini, büyücünün gözlerine sabitlemişken aldığı üçüncü bir iltifatla hafif kafasını eğdi. Bu tür lafları William’dan duymak onun utanmasına yetiyordu; önceden böyle biri değildi kesinlikle. Bu adam kendisini farklılaştırmıştı. Kafasını tekrar kaldırıp, direk gözleriyle temas kurarken; “Teşekkür ederim. Sen de mükemmel gözüküyorsun.” dedi. Aradan geçen kısa bir sürenin sonunda “Bu gece yalnızsın sanırım?” sorusuyla Willam sessizliği bozdu. Bu baloyu onunla geçirmeyi çok istiyordu; ama beklediği teklif gelmemişti büyücüden. Ivy’de vakit geçirmekten hoşlanmadığı birileriyle gelmek istememişti baloya ve sonuç olarak yalnız kalmıştı.

“Evet, yalnızım.” Verdiği kısa cevabın ardından William’ın konuşmasına izin vermek için sessiz kalmayı seçti. İki destansı cadıyı yalnız bırakan büyücülerin utanması gerektiğinden bahsediyordu. Aslında bu büyücülerden birisi de Ivyanne’e göre William’ın ta kendisiydi. Şüphesiz bu baloya partner olarak kendisini seçmediği için içten içe kırgındı ona. Ama böyle bir şeyden dolayı da çocukça hareket edecek birisi değildi. “Seninle baloya gelmiş olan bayan çok şanslı olmalı.” Kıskançlığı beynini kemirmeye başlamıştı ve bu lafı söylediğine kendisi de inanamıyordu. Gerçekten de merak ediyordu William’ın partneri olan kişiyi. Büyücünün sözleriyle onun partnerini düşünmekten vazgeçti ve Tatyana’nın elini öpmesini izledi; ardından da eğilip kendi elini öpmesini. Gitmesini istemiyordu; yanında kalmasını, balonun sonuna kadar zamanını onunla geçirmeyi istiyordu. Bunun istediği gibi olmayacağını pek ala biliyordu. William’ın yanından uzaklaşırken arkasından tek bir şey söyleyebildi sadece kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla; “Bende…”

Adamın arkasından onun asil bir şekilde uzaklaşmasını izlerken, Tatyana’nın yanlarından geçen kısa boylu, esmer garsondan aldığı ateş viskisini uzatmasıyla kendisine geldi. Az önceki iltifatlardan, konuşmalardan kuruyan boğazını viski ile ıslattı. William’ın yanında hep boğazı kuruyor, eli ayağına dolanıyor, ne diyeceğini bilemiyordu. Şimdi yine aynı şeyleri yaşamıştı ve bunu Tatyana fark etmişti anlaşılan. Yüzünde anlamlı bir gülümseme vardı ve kendisine bakıyordu merakla. Sanki bir şeyler açıklamak zorundaymış gibi hissetti birden Lynn. Ama bu konu hakkında konuşup da bir domatese benzemek istemediğinden konuyu değiştirdi çabucak.

“Şu üvey annem konusunu nerde ve ne zaman konuşalım?”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://hogwartsekspresi.com/lejantlar-karakter-kartlary-f164/van
David Kevin Johnson
Muggle
avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 412
Yaş : 25
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7784
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 19/01/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Cuma 05 Eyl. 2008, 17:43

Hogwarts’tan başka büyücülük okullarının da organizasyonun içinde olduğu söyleniyordu nitekim David, henüz başka ırktan birine benzeyen kimseyi görebilmiş değildi. Anlaşılan bu ya uydurma bir yalandı ya da Hogwarts öğrencileri diğer tüm okullardan önce davranıp araziye varmıştı; belki de bu, ev sahipliği için düzenlenmiş bir karşılamaydı. Hayley’in baloya katılamayacak olması, herhangi bir partnerle dans edemeyeceği anlamına gelmiyordu, yoksa geliyor muydu? *Yo, hayır. Baloyu yalnız geçirmemi o da istemezdi.* Düşünceleriyle kendini avuturken, kocaman bir at arabası, gökyüzünde bir nokta hâlinde belirmişti; git gide yaklaşıp, büyüyordu. Bir komplo gibi düşünülebilirdi, eğer atlar tek boynuzlu olmasaydı ve at arabası, boş bir alanda durmasaydı. Birçok kişinin gözü, kocaman at arabasına çevrilmişti ki, Profesör Derwent’in, arkasında profesörlerle at arabasına doğru yürüdüğünü gördü. İçinden kocaman bir kadın, arkasından ise bir sürü öğrenci indi. At arabası oldukça büyüktü ve içinden inen öğrenci sayısı, bu alandaki Hogwarts öğrencileri kadar vardı herhalde. Profesör Derwent, kocaman kadını karşıladı ve onu, kendi masasına oturttu. Kadın o kadar büyüktü ki, yan yana iki sandalye kapladığını görmeden tahmin etmek mümkündü. Uzaktaki at arabasının ön yüzeyinin tam ortasındaki birbirine değen iki tane, altından asa vardı. Bu amblemi… “Hey! Bakın bunlar Beauxbatons’lar!” Arkadaşlarına öyle bir hızla döndü ki, Brooke yerinden sıçradı. David kocaman gülümsemeyle karşılık verdi ve arkadaşlarının, heyecanına tam anlamıyla katılmamasıyla suratından sildi, bu gülümsemeyi. Bunlar Beauxbatons’lar odluğuna göre, kocaman kadın da Madam Maxime, yani okul müdiresi olmalıydı. Kısa süre sonra kocaman bir gemiyle Durmstrang öğrencileri belirirken, birçok kızın heyecan çığlıklarını duymak, istemsiz bir kıskançlığa yol açıyordu.

Durmstrang öğrencilerinin kabul edilmemesi imkânsız bir havası vardı; fakat hepsinin gözlerinden kin ve hoşnutsuzluk akıyordu. Sanki burada olmak… Burada olmak onlara yakışmıyormuş gibi. *Aptal, kendini beğenmişler!* Durmstrang’dan sonra, birçok cadılık ve büyücülük okulu da gelmişti; fakat onların gelişini gözlemlemek için zaman kaybetmek yerine, Beauxbatons’ları gözlemeyi tercih etmişti, David. Kendisine iyi bir partner arıyordu aralarından. Hogwarts’tan biriyle olmazdı, hayır. Son günlerinde aptal Slytherin’lilerin diline düşmek ve partneri olan kızla da dalga geçilmesine neden olmak, bencillikten başka bir şey olmazdı. Parmak uçlarında havaya kalkmış, daha fazla detay görmek için çabalarken, arkasından gelen öfke dolu sesle, dengesini kaybedip yere düştü. Bacağını ovalayıp yerden kalkarken, bu işi becerene döndü; öfkeyle bağırmaya başlayacaktı ki, karşısındakinin Samara olduğunu gördü. Ona Hayley’i aldatıp aldatmadığını soruyordu. Hatta soru değildi bu; resmen yargısız infazdı ve tek kelimesini bile dinlemeden David’e köpürüyordu. Bir anda yanından kaybolan arkadaşlarının nereye gittiğini düşünecek vakit bulamadan Samara’nın hakaretlerine maruz kalmıştı. Söyleyeceklerini söylemiş olacaktı ki bir an sustu; fakat gitmedi. Bu sefer David konuşmaya başladı ve konuşmasının, savunmadan çok saldırı olduğunu anlamak zor değildi. “Ne cüretle bana karışırsın sen! Hayley’in ağzını bir kez daha nasıl ağzına alırsın! Onca sürtüşmeden sonra onu koruyarak tekrar arkadaşı olacağını falan mı sanıyorsun sen?! Ben sevgili değil partner arıyorum. Eminim ki Hayley de yalnız kalıp sıkılmamı istemezdi! Sana iyi eğlenceler, Karanlık Taraf’a meyilli Samara!” Öfkeden midesine berbat bir sancı girmişti. Baloda olmasa ve rezil olmayacağını düşünse, kendini yere bırakıp midesinin, kendisini berbat hissetmesine yol açan acısını geçirmek için bacaklarını karnına doğru çeker ve acının geçmesini beklerdi; fakat bu sadece öfkeden kaynaklanan bir ağrıydı ve ne kadar canı yanarsa yansın kendini asla rezil edemezdi.

Nereye doğru yürüdüğünü bilmeden, arkasına dahi bakmadan Samara’dan uzaklaştı. Arkadaşları nereye kaybolmuştu? Gözleri ileride, öyle hızlı yürüyordu ki, şövalye kostümüne bürünmüş birinci sınıf öğrencisini göremeden ona çarpmış, onu çamurun içine devirmişti. Çocuğa yardım edeyim derken de, çocuk ona öyle lanetler okumuştu ki, yardım etmesini engellemeyi bırak, onu bir daha görmek istemediği açıkça söylemişti. Okkalı bir küfür savurup yerden doğruldu ve küçük çocuğun ağlayışlarını duymazdan gelerek bir kez daha ilerlemeye başladı. Bembeyaz örtülerle süslenmiş masaların bulunduğu yere doğru yaklaşırken öfkesinin azaldığını; hatta kaybolup gittiğini anlaması için midesindeki sancının geçmesi yeterli olmuştu. Beyazlara bürünmüş masalardan birine oturmak için ilerlerdi. İleride, sahneye yakın bir masada arkadaşlarından birini, Brooke’u görünce büyük bir rahatlık duygusuyla ona doğru ilerlemeye koyuldu. Yanındaki sandalyeye otururken, derdine derman bulmak istermiş gibi Samara’yla yaşadığı olayı anlatıyordu. Olanları öyle hızlı anlatıyordu ki, sanki birkaç dakika sonra tüm bunları unutacakmış gibiydi. Anlatmayı bitirdikten sonra nefes nefese kalmış Brooke’a bakıyordu; henüz o daha bir şey diyemeden kulağına, oldukça yakından gelen bir ses ilişti. “Acaba, yağni o kız, senin sevgilisin değilse, baloda bağna eyşlik ede’ miysin?” Kafasını çevirdiğinde karşılaştığı görüntüyle gözleri ovalarından fırlayacaktı. O ses gerçekten yakından geliyordu; hatta kulağının dibinden denebilirdi, üstelik teklif de David’eydi. “Ne! Hayır, yani o-” Eliyle Brooke’u gösterdi ve devam etti. “- benim kız arkadaşım değil, hayır.” Gözlerine baktığı kızın fiziksel özelliklerini henüz fark edebilmişti, bu da şokun geçtiğini işaret ediyor olmalıydı. Uzun, altın sarısı saçları, açık mavi gözleri ve büyüleyici fiziğiyle güzellik abidesi sayılacak bir kızdı bu. *David! Neler oluyor sana!* Daha kendini toparlayamadan o dinlendirici sesi bir kez daha işitti. “O halde benimlen baloda eğş olmayı kabul ediyo’sun.” Kızın bu ısrarını anlayamıyordu. Gerçekten… Gerçekten David’i beğenmiş miydi? “B-ben, ismini bile bilmiyorum.” Kızı bir kez daha süzdükten sonra ekledi. “A-a-ama evet, kabul ediyorum.” Kızın büyüleyici güzelliği karşısında eriyip gitmişti adeta. Sevinç nidası atan kız, David’i oturduğu sandalyeden kaldırdı ve kolunu koluna dolayıp başını omzuna yasladı. *Merlin’in sakalı! Ne yapıyor bu kız!*

Şaşkınlık ve şok, bütün bedenini ele geçirdiği için kız, onu nereye sürüklerse oraya gidiyordu. Sanki direnmeye gücü kalmamış gibi hissediyordu kendini. En sonunda kız, David’i Beauxbatons’lu öğrencilerle dolu bir masaya oturttu ve kendisi de hemen yanına oturup arkadaşlarına David’in ucundan azıcık bildiği bir dil olan Fransızca bir şeyler anlatmaya başladı. Bu sırada David de masayı yokluyordu. Tüm erkeklerin yanında bir kız vardı, sanki hepsi birbiriyle çıkıyormuş gibiydi. Hatta, bir kızın yanındaki erkek de Hogwarts’lıydı; fakat o David gibi değildi, aksine elini tutan kıza hayran hayran bakıyor, belli ki kendini çok şanslı sayıyordu. Konuşmasını kesen kız, bir kez daha David’e dönüp baktığında, David, artık konuşabileceği kadar toparlandığını hissetti; fakat kız, ondan önce davranmıştı. “Ayy, çok tatlı de’il miğ?” *Tatlı… Tatlı mı? Evet, evet tatlı. Evet, David sen tatlısın!* İçinde iki ruh varmış da birbirleriyle tartışıyormuş gibi hissetti kendini. En sonunda biri üstün çıktı ve David, konuşmaya başladı. “Sen eee, şey-” Kızın adını bile bilmiyordu. Kız hemen ismini söyledi. “Léa” David de konuşmasına devam etti. “-Léa,benimle içki almaya gelir misin acaba?” Kızın gözleri ışıltıyla parladı ve teklifini hiç düşünmeden kabul edip David’in peşine takıldı. David biraz daha önden gidiyordu; fakat birkaç saniye sonra David’e yetişip bir kez daha David’in koluna sarıldı.

İçki almak için açık büfenin önüne gelmişlerdi ki, David konuşmaya başladı. “Bana baloda eşlik ettiğin için çok teşekkür ederim Léa; ama bence fazla samimi olmaya gerek yok. Bu arada benim adım da David.” Kızın hiçbir şekilde mahcup olmamasına biraz şaşırsa da durmanın sırası değildi. “Evet, böyle düşünüyorum ben. Bu arada, ne içersin?” Kızın gözleri, gözlerini delerek bakıyordu. Gerçekten inkâr edilemeyecek kadar güzeldi; fakat Hayley… Hayır, bu bakışları yememeliydi. *Ne diye içki ikram ediyorsun peki!* Aklından geçenleri okurmuş gibi, Léa, David’in bu düşüncesinin ardından hemen cevap verdi. “Ben bi’ ateyş viskisi istiyo’um.” Bu kız gerçekten de zihninden geçenleri mi okuyordu? David’in en sevdiği içki olan ateş viskisi içmek istemesi gerçekten ilginçti. *Zihnefendar olamaz herhalde.* Yakınlardaki bir garsonu durdurdu ve iki ateş viskisi istediğini belirtti; fakat adam lafı ağzına tıkadı ve David henüz lafını tamamlamadan iki tane ateş viskisi dolu uzun bardakları uzattı. İkisini kapan David, tekini Léa’a uzattı, kendi ateş viskisini kafaya dikip bitirdikten sonra, garsondan bir tane daha istedi. Bu durumdan kurtulmak için içkiyi bahane etse de, Léa onun ne kadar hızlı ve güçlü olduğundan bahsediyordu. Beş bardak ateş viskisinden sonra içinde, tuhaf bir cesaretin kabardığını sezdi. Ateş viskisi daha önceden içmiş biri olarak bu duyguya aşinaydı; fakat daha önce hiçbir zaman art arada beş bardak ateş viskisi içmemişti. Sarhoşluk değil de… Adını koyamadığı tuhaf bir duyguydu bu; ama tatmin ediciydi. Anlamsızca gülümsedi, Léa’a yaklaştı ve kafasını biraz yana yatırıp Léa’ı dudağından öptü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.hogwartsekspresi.com/lejantlar-karakter-kartlary-f164
Samara Y. Laura D'Owen

avatar

Kadın
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 1151
Yaş : 22
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7794
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 22/01/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   C.tesi 06 Eyl. 2008, 18:22

~ Güneşin Eşliğinde Günaydın ~

Mavi sularda kıvrılıyordu hayatı, hayallerinden uzak yapa yalnızdı yüreği. Gözünden akan hüznün yaşları denizin derinliklerine kavuşurken, Samara konuşacağı sırada su yutup boğulmaktan korkuyordu. Yunus balıklarıyla müziksiz dansına olan özlemindeydi duyguları, yanına aldığı incilerle sarılı küçük bir bavuldu sadece. Geriye, ayrıldığı hayal edilemeyecek kadar büyük mavinin katmanlı sularına veda etmek kalıyordu artık. Yaşadığı ve ait olduğu asıl yerin bu uçsuz sular olduğunu hatırlıyordu, vazgeçmek için çok geç olduğunu bilse de. Islak saçlarını sudan çıkarttığında tattı sanki özgürlüğü, her gece ayın parlak ışığıyla aydınlanan denizin bir parçasıyken şimdi onunda sahibinin, Dünya'nın bir eseriydi. Yüzünü okşayan sıcak rüzgârı öylesine çekiyordu ki içine, nefesinin ardı arkası kesilmez oluyordu rüzgâr estikçe. Dalgalanan saçlarını sürükleyen esintiye öylesine kapılmıştı ki bedeni, deniz altındaki hayatı ve anıları teker teker silinmişti hafızasından. Belki de yaşamaya ve aklında tutmaya değmeyecek anılarla boğuşmuştu yıllarca, boşuna... Ta ki dibe çöken büyük gemideki prense kalbini kaptırana dek, içinde kıpırdayan binlerce duygunun etkisine kavuşmuştu oysaki. Denizin derinliklerinde sadece güzel bir denizkızı olarak yaşamını sürdürdüğünü bilse de, bir insana bile âşık olabileceğini tahmin edemezdi Samara. Ve onun için sesinden vazgeçip, denizden çıkma hayalleriyle insan olmayı başarabilmişti şimdi. Ardında bıraktığı babası ve genç annesiyle kız kardeşlerini hiçe atıp, şimdi aşkının peşinden koşacağına ant içmişti sanki. Güneşin ilk ışıklarıyla, odasına giren ışık demetleri uyandırmıştı Samara'yı. Göz kapaklarını zorla kaldırıp gözlerini açtığında, yatağında kımıldadıkça ayaklarını gıdıklayan kıyafetini görür oldu. Parıl parıl parlayan giysisi odanın ışığına aydınlık kazandırıyorken, kapalı perdelerin ardından vuran güneşe günaydın diyordu Samara. Baloya saatler kala hala hazır olamadığına kızıyorken, bir yandan da Büyük Salon'dan çınlayan tabak seslerini işitiyordu sanki.

Yıllar önce anneannesinden hediye olan muggle saatini yokladı kolunda, bulanık gören gözleri iyi bir su torbasını hak ediyordu. Yatağından hızla doğrulup kaçırmak istemediği kahvaltıya yetişmeliydi bir an önce, açlıktan guruldayan karnını ovalarken bile kuru dudaklarının arasından sadece bir kelime çıkıyordu."Açım... "Yetişmesi gereken kahvaltıyı kaçırmadan bir an önce cübbesini geçirdi kollarına, yarım yamalak topladığı saçlarını savurarak cebine fırlattığı asasını sıkıca kavradı. Kızlar yatakhanesinden çıkabildiğinde koşarak aştığı koridorlara vuruyordu nefretini, ağrıyan karnını tutarak indiği merdivenlerde burkulan ayağı da sabrını taşıran son damlaydı Samara'nın. Her attığı adımda artan acısı karnındaki dinmek bilmeyen sancıyla birleşince dayanılmaz hale geliyordu, oysaki hala balonun iyi geçmesini diliyordu. Bu kadar aksiliğin üstüne bir de üzerine kapanan Hogwarts kapılarının gürültülü sesini işitiyordu, koridorlarda inleyen yardım sesini duyabilecek kadar yakında değillerdi belli ki. "Lanet olsun, biri açabilir mi şu kahrolası kapıyı... !! " Uykulu bedeni daha fazla zorlayamıyordu ki kapının kolu öyle sıkışmıştı da açılmıyordu sanki, açlıktan hala guruldamaya devam eden karnının sesi azıyordu git gide. Büyük Salon'a gidip bir kaç lokma uğruna çektikleri hiç de normal değildi bu gün, lanetlendiği hususuna daha da inanıyordu artık. İnim inim inleyen tabak seslerinin çınlaması dinmişti, belli ki Büyük Salon'da kahvaltının bu günde sonuna gelinmişti Samara'sız. Aç karnına yığıldığı Hogwarts kapısının önünde fark edilmeyi bekliyordu, belki de karnını doyurmasına yetecek bir kaç kaşık sıcak çorba. Uzun hayalinden kopup gözlerini açabildiğinde, kuyruklu sıranın sonlarında buldu kendisini ve de selam veren eski dostu David'i. Suratına oturttuğu tatlı gülümsemesiyle karşılık verebilmişti şimdilik, belki de baloda konuşmayı umut ettiği arkadaşıyla eski günlere dönebileceklerdi. "Umarım, buna öyle ihtiyacım var ki... "

Önünde koca bir sıra olsa da açlığını bastırıp sabretmekten başka bir çaresi yoktu herkes gibi. Tabii, şu an sıranın en önünde olmayı isterdi, ama şimdilik imkânsız hayallere kapılmayıp sıranın ona gelmesini bekleyecekti. Ve uzun süren bekleyişin ardından uzattığı tabağına konulan eşsiz lezzetteki kahvaltılıklarıyla beraber, Hufflepuff masasının en ucuna oturdu Samara. Zil çalan karnının isyanlarını dindirmenin zamanı gelmişti anlaşılan, sınırsız olmasa da önünde çeşitçe yiyecek, yemesi için hazırlanmıştı. Sabah kahvaltısının ardından hızla çıktığı kızlar yatakhanesine vardığında, yatağında parıldayan kıyafetine sarıldı Samara. İki parçaya ayrık elbisesi yürümesini her ne kadar zorlaştıracak olsa da, kendisini taşıyacağını bildiği bir sevgilisi olduğu için şanslı olduğunu biliyordu tabii. Üst kısmının gümüşü andıran taşlarla donatılmış olması güzelliğine ayrı bir zerafet katıyordu elbisenin. Ve her balığın olduğu gibi parlak bir kuyruk, iki bacağını birbirine yapıştıran dar bir kısımdı bu da. Taç, incilerle örülmüş saçındaki salık topuzun ardından gözükecek beyaz incilerin geçirildiği lastiksi ip. Açık göbeğini, iki tarafında da fark edilebilecek cinsten deniz kabuğu dövmeleri süslüyordu. Aradan uzun bir zaman geçmişti ki kendisini öğle yemeğine çağıran bir kaç Hufflepuff'lunun sesini duyabiliyordu, fakat iştahsız hali odadan bile çıkma isteğini kaybettiriyordu. Suratına hafifçe sürdüğü mavi tonlarındaki farı ve kirpiklerini belirli hale getiren rimeli onu bambaşka birine dönüştürmüştü sanki, dudağında kendisini belli eden pembe parlatıcısı saçına dizili deniz kabuklarının yanında hafif kalıyordu belki. Son kez hazır olduğunda emin olmak için baktığı aynasından zor ayrılacaktı şimdi. Ama dışarıda onu yemeğe bekleyen onca arkadaşı ve onlardan önce aşkı Stefan vardı. Hazırlanmak için belki de çok erken olmasına rağmen, giriş katındaki diğer öğrencilerin bir kaçı da giyinik olmanın rahatlığıyla dolaşıyorlardı.

Kapıda karşılaştığı Stefan'ı görür görmez yanına koşup yanağına küçük bir öpücük kondurdu ve ardından koridorda öğrencileri öğle yemeğine hazırlamak adına denetimde olan profesöre yakalanmamak için direndi. "Selam... " Anlaşılan profesörlerin yanında daha titiz davranmalı, daha dikkatli olmalıydı artık. Hoplaya hoplaya indiği merdivenlerde düşmemek için öylesine çaba gösteriyordu ki, şimdiden tüm ağırlığını Stefan'ın üzerine yıkıyordu zaman zaman. Büyük Salon'un önüne gelindiğindeyse tabağındaki leziz yemeklere aldırmadan sandalyesinde büyük bir hızla kalkıp, yine hoplayarak merdivenlerin başına gitti. Giydiği dar kıyafetin, ağzına kondurduğu bir lokmayla bile ona olmayıp canını yakacağını biliyordu çünkü. Bacakları öylesine yorulmuştu ki merdiven başına yığılıvermişti Samara, belki de denizkızı kostümüyle baloya katılmak pek de güvenli değildi. Ama zor da olsa başarabileceğini umut edip diğerlerinin de yemeklerini bitirip giriş katında olacak sıranın başlamasını beklemeye koyuldu, yorgun gözleri git gide kapanıyorken üzerine çöken büyük ağırlıkla kapanan gözlerine engel olamıyordu. Denizkızı Samara, mavi sulardan kurtulduğunda bedenini saran özgürlükle huzur buluyordu, hala melek prensi karşısına çıkmasa da. Onu arıyordu, hırçın sulardan zorla kurtulabilen aşkını. Söyleyemedikleriyle boğuşuyordu, özlemiyle düşünüyordu sessizce. *Nerdesin sen, nerede... * Gözlerini kalabalığın gürültüsüyle açtığında kapının önünde oluşan kuyruğu düzenlemeye çalışan, Profesör Derwent'i görüyordu. Bağrışmalarla zar zor birleştirilen dört sıra yavaş yavaş çıkmaya hazırlanıyordu büyük kapıdan. Olduğu yerden doğrulup, duvara tutunarak zıpladığı merdivenleri aşınca hızla kuyruğa sıkışıverdi Samara. Sağ tarafında ilginç kostümleriyle birçok öğrenci aralarında sohbet ediyorlarken, profesörler öğrencileri sessiz olmaya davet ediyorlardı tabii. Yavaş yavaş dışarıya çıkan sıranın imdadına Hogmease'de bindikleri minik arabalar yetişiyordu.

~ Balonun İhtişamı ~

Beş dakika süren kısa yolculuğun ardından, sırayla içeriye giren öğrencilerin arasında Stefan'ı arıyordu gözleri, sırasında zıplayarak ilerlerken biletlerini toplayan profesörlerin giriş için görevlilere açıklamalar yapmakla meşgullerdi. Sırasında bir durup bir hareket ederken, henüz yeni araziye varan içi öğrencilerle dolan arabaların yanlarındaki hayaletlerin süzüldüklerini gördükçe balonun eğlenceli geçeceğine olan inancı artıyordu. Az sonra uzun kuyruğun sonuna girilmiş ve tüm öğrenciler artık balo arazisinde etrafı dolanıyorlardı. Samara, kısıtlı hareketlerle hala zıplamasına devam ediyorken kolundan tutan bir kaç arkadaşıyla dengede kalıyordu ancak. O sırada arazide meraklı bakışlarla etrafına bakınan Stefan'ı görür görmez yanına hopladı hızla, yanındaki kızları bir tarafa savurup kolundan çekiştirenlerden kurtulabilmişti. Fakat çok geçmedi ki henüz daha Stefan'ın yanına varamadan birden yerde buldu kendisini, ardından düştüğünü görür görmez kendisine hızla koşan Stefan'ı görebilmişti. Sızlayan bacağına sarılırken duyabildikleri sadece telaşlı soruların bir kaçıydı, anlamış gibi kendisine iyi olup olmadığını soran Stefan'ın kollarına sarılıp kalkmayı başardı. "İyiyim, sadece yanına gelecektim... "Ayağa kalkabildiğinde Stefan'ın kollarına tutunup bir kaç adım gittikten sonra Stefan'ın muhteşem melek kıyafetine dikti gözlerini. Baştan aşağı onu süzüyor ve devamlı gözlerini yakalamak için tatlı gülümsemesine, bacağının ağrısına aldırmadan devam ediyordu. Kanatlarına dokundukça sanki az sonra birlikte uçacaklarını hayal edip, şimdiden tutunuyordu ona. "Harika olmuşsun, meleğim " Ne olduğunu bilmeden kendisini birden bire Stefan'ın kucağında buluvermişti, oysaki onun taşıyamayacağını düşünüp şimdiden indirmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Stefan ise taşıyabildiğini öne sürüp, Samara'yı düşmemesi için sıkıca kavrıyordu ve akıllarda ikisinin de balo arazisinin ortasındaki küçük kahkahaları kalıyordu.

Balo arazisinin tam sağındaki dans pistinin üzerindeki birçok dansçı hünerlerini sergiliyorlarken, sınırsız yiyecek ve içecek de baloya ayrı bir renk katıyordu. Baloda çalan eşsiz müzik ziyafetiyle kendilerinden geçen onca kişinin arasında dönmekten sarhoş olmuşlardı sanki, yanlarında da bir kaç çifttin hoş sohbetlerini duydukça kahkahalara boğuluyorlardı yine. Ardında, sürekli masalara ve davetli tüm herkese içki taşıyan garsonun yanlarına gelmeleriyle, iki kırmızı şarapla devam ettiler danslarına. Stefan'ın kucağında kendisini öylesine mutlu ve güvende hissediyordu ki, daha önce hiç böyle bir duyguya böylesine kapılmamıştı. "Oturalım mı? Az sonra düşeceğiz... " Samara'nın yarı bilinçli teklifinin ardından etraftaki puflara benzeyen minik koltuklardan birine yığılıverdiler, öyle yorulmuşlardı ki içkinin ardından üzerlerine çöken ağırlıkla kapanan gözlerini açmakta zorlanıyorlardı. Biten içkilerinin üstüne garsonun kadehi ağzına kadar doldurduğu kan renginde şarabı hatırlıyordu sadece Samara, pufa öyle yayılmıştı ki az sonra Stefan'ın yanından düşeceğinden korkuyordu. Zor da olsa yarı baygın haliyle kenara kayıp yer açtı, yudumlayarak içtiği şarabının yarısı yere dökülüyordu ara sıra. Sızdıkları pufların yumuşaklığına dalıp, yine rüyasına devam ediyordu Samara... Geminin dibe çöküşünün, deryalı suların içine hapsettiği birçok denizcinin ardından sadece o kurtulabilmişti. Kasabadaki insanların deniz kıyısındaki ilk müdahalelerin arkasından Samara koşmuştu yanlarına, prensin onu hatırlayıp hatırlamayacağını öyle merak ediyordu ki. Samara, sayıklayan prensin yarı uyanık haline kaptırmıştı kendisini, bakışlarını bir an olsun çekmiyordu gözlerinden. Bir şeyler söylemeyi öyle çok isterdi ki, insan olabilme hayaliyle cadıya karşılık olarak verdiği sesinin pişmanlığını çekiyordu şimdi. Sevdiğiyle sohbet etmeyi ve boynuna sarılıp onu sevdiğini söylemeyi öyle çok isterdi ki.

Elinden düşen kadehin paramparça oluşuyla açtığı gözlerini garsonunkilere dikmişti, öyle korkmuştu ki sıçrayarak uyanmıştı bu sefer. "Ahh... Lanet olsun, neler oluyor? Merlin aşkına! Bu da neydi? " Kıvrıldığı puftan doğrulmaya zaman vardı, tutulan boynunun sızladıkça isyanlara baş koyuyordu. Garson ise çaresiz yerdeki cam kırıntılarını topluyor ve yerde kan görünüme yol açmış şarabın izlerini siliyordu. Yanında hala bir yandan sayıklayan ve bir yandan da mışıl mışıl uyuyan Stefan'ı gördükçe sessizce kıkırdıyordu Samara. Eliyle Stefan'ın saçlarındaki dalgalarla oynuyor, uykusunu bölmeden okşuyordu onu. Garsonun gitmesinin hemen sonrasında Stefan'a yanaşıp, yanağına ufak bir öpücük kondurdu. Galiba bu sefer şarabı biraz fazla kaçırmışlardı ki kafalarını kaldıracak halleri yoktu, oysaki müzik insanı kendinden ediyordu. Yavaş yavaş gözlerini aralayan Stefan, balodaki müzikle beraber hareketlenirken bir de Samara'nın gözlerine dalıvermişti, zor da olsa kalkabilmişlerdi ama git gide kalabalıklaşan balonun içinde kaybolmamak için büyük bir direniş sergiliyorlardı. Etrafta dans edenlerin ve sohbet halindekilerin seslerinin yanında, müziğin yarattığı coşkuya hakim olamıyorlardı. Balo arazisinin dört bir yanındaki yiyecek dolu masalardan atıştırdıkları bir kaç kurabiye ve pastanın yanı sıra, tabaklar dolusu bifteği de uçurmuşlardı çoktan. İçki yerine seçtikleri yarım bardak meyve sularıyla bir yandan atıştırıyor, bir yandan da dans ediyorlardı. Öyle kaptırmışlardı ki kendilerini, etraftaki türlü türlü bağrışmalara aldırmadan yalnızca müziği duyuyorlardı. "Uzun zamandır bu kadar zevk verici ve bu kadar kalabalık bir parti gördüğümü sanmıyorum, ya sen? " Samara, Stefan'ın elini sıkıca tutuyor ve bir yandan da sallanarak zar zor zıplamaya çalışıyordu. Bu gece şimdiye kadar en mutlu olduğu gece olarak kalacaktı hep, sevdiğinin ve sevdiklerinin yanında... Çok geçmeden her ikisi de yorgunluktan masaların birine yığılıvermişlerdi, dans etmek eğlenceli olduğu kadar enerji tüketicisiydi.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://hogwartsekspresi.com/lejantlar-karakter-kartlary-f164/sam
Samara Y. Laura D'Owen

avatar

Kadın
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 1151
Yaş : 22
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7794
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 22/01/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   C.tesi 06 Eyl. 2008, 18:23

~ Zamanın Saramadığı Yaralar # Sıkı sorgulama ~

Az sonra ılık ılık yüzünden süzülen siyah gözyaşlarını hissetti Samara, Stefan'ın görmesine fırsat vermeden eliyle gözlerini telaşla kapatıyordu. Dudaklarındaki kuruluğa dokundukça belli ki kaçmaya çalışıyordu sevgilisinden, onu böyle görmesi pek hoş olmazdı elbette. Elleriyle tüm yüzünü çevreleyip parmaklarının arasından görünen gözlerini Stefan'dan kaçırıyordu."Stefan, lavaboya gitsem iyi olacak. Hemen dönerim, eğlenmene bak sen… ”Büyük zıplayışlarla zar zor kalkabildiği masadan ayrılmış, balo arazisinin ortasından af dileyerek ilerliyordu. Arkasına bile bakmadan hoplayarak yol aldığı arazi alanından kurtulabildiğinde, küçük bir levha ile belli edilen lavaboya çevirdi yönünü. Kapısı hafif aralı sigara dumanına boğulmuş lavaboya girdiğinde, öyle ki hiç Hogwarts'da karşılaşmadığı bir yüzle tanıştı Samara. İlerledikçe kapalı yüzünü yavaşça açıyor ve musluğa tuttuğu elinin biriyle gözünün altını ve yanaklarını yıkıyordu. Kendisine şaşkınlıkla bakan kızda makyajını tazeliyordu bir yandan, elindeki rimelin kirpiklerine kazandırdığı hacmi gördükçe kıskanıyor ve imreniyordu içten içe. Ve çantasından çıkarttığı pembe parlak ruja neredeyse tapıyordu, içi içini yiyorken bir de aynaya kendisine bakıyordu. Ne görüyordu? Akmış makyajıyla, sönük kirpikleriyle ve de kuru çatlamış dudağıyla berbat gözüküyordu. Belki de hiç tanımadığı biri olsa bile kızdan makyaj malzemelerini kullanmak için istekte bulunmalıydı, çünkü ne yazık ki apar topar çıktığı Hogwarts'dan ne bir rimel ne de bir ruj alabilmişti yanına."Şey... Kullanmamda sakınca var mı? Err... İhtiyacım var, gerçekten. "Sorusuna yanıt beklerken hafif aynaya kayan gözüyle kendisini süzdükçe korkuyordu, haline acıyordu. Ve... Kız tatlı gülümsemesiyle elindeki ruj ve rimeli Samara'ya uzattı, gerçekten de taktir ve teşekkür etmek geliyordu kızı içinden. Samara kızın uzattığı malzemeleri kibarca kapıp narin elini sıktı karşısındaki kızın."Teşekkür ederim, teşekkür ederim... "

Lavaboda aynanın karşısından güç olsa bile ayrıldığında yine zıplayarak balo arazisinin kalabalığıyla boğuşuyordu. Ve diğer okulların öğrencilerinin arasında parmak uçlarında durup etrafındaki güzel kızları seyreden David'i görür oldu, en azından dışarıdan pek çapkın gibi gözüküyordu. Hele ki yakınlarında Hayley olmadığı sürece bu his Samara'yı esir alacaktı, en azından her ne kadar eski dostuna yapılan bu ihanetin bedelini ödetecekti ona. "Bunu nasıl yaptın ona, ne kadarda hevesliymişsin oysaki... Siz erkekler hep böylesiniz tabii, boş bulmaya gelmiyorsunuz. Ama sen ona, sırf baloda olmadığı için nasıl yaparsın bunu. Evet, onu aldatacaktın sen, kalk David konuş! Yalanla, onu bir başka okuldan biriyle aldatmadığını söyle... "Yere düşen David'e söylediklerini hatırlıyordu tekrardan, nefretle haykırışını. Ön yargılarla donattığı bağrışmaları aslında tamamen sorgudan ibaretti, çünkü izin veremezdi. Gözünün önünden hiç gitmeyen aşklarını sürdürebileceklerine öylesine emindi ki, David'den tokat gibi patlayan darbe yıkmıştı hayallerini. Ve şimdide yerden hızla kalkıp, suskunluğu bozan David'den çekiliyordu gözleri. Kendisine karışmaması ve Hayley hakkındaki sert sözleriyle korku kaplıyordu içini Samara'nın, her bağrışında yerinde zıplıyor ve açık ağzından çıkmaya korkan sözlere hakim oluyordu. Korkuyla sıktığı elini yumruğa dönüştürmeye yeten bu dehşet sözlerle, kalbi çıkacakçasına atıyordu. Kelimeleri bir solukla vereceği yerde, sıkıntıdan terleyen alnından damlayan su damlacıklarıyla karışan gözyaşları anlatıyordu durumunu. İçinde yüzleştiği lanet duyguyla, artık barışma hayallerini unutup sadece kendisinden hızla uzaklaşan David'i izliyordu. Söylemek istediği öyle çok şey varken elinden hızla kayıp giden dostlarını kaybetmenin korkusuyla yalnızca susuyordu, zamanı gelinceye kadar da susacaktı.

Balonun ortasından sessizce kıvrılıyordu şimdi de, az sonra masada sürekli saatini yoklayan Stefan'ı görüyordu Samara. Belli ki Samara'nın geciktiği konusunda endişeliydi, adımlarını hızlandırdı Samara. Çaresiz Stefan'ın yanına yığılıvermişti şimdide. Islak gözleriyle dikkatleri üzerine toplarken, aynı zamanda Stefan'ın meraklı sorularıyla yüzleşiyordu. Olanları anlatmanın elbette bir zamanı ve yeri vardı, Stefan'ın da balo tadını kaçırmamak için sustu. "Ben iyiyim, iyiyim... " Onunla göz göze geldiğinde, kalbindeki telaşı hissedebiliyordu her zamanki gibi. Kollarını Stefan'ın boynuna attı Samara ve olabildiğince yaklaştı. Zarif elleriyle Samara'nın belini yavaşça saran Stefan'da mırıldandığı hoş müzikle bir yandan da Samara'nın saçlarını okşuyordu. Sıkıca sarıldığı Stefan'dan aldığı güven ve sevgiyle yeniden doğuyordu sanki, yanağından süzülen gözyaşlarıyla hiç bırakmayacakmışçasına sarıyordu onu. Balo sırasında herkes dans ederken belki de tek sarılan çift onlardı, fazla nem ikiliye iyi gelmiyordu anlaşılan. Samara yavaşça bedenini Stefan'dan çekerken, yumuşak ve güven dolusu elleriyle buluştu aşkının. Tatlı gülümseyişiyle gözlerini kilitlediği Stefan'ın yanında olmak ona öylesine güç veriyordu ki, aklından tüm kötü anlarını siliyordu sanki Samara'nın. "Seni seviyorum... Seviyorum Stefan, hala seviyorum. " Gözyaşlarını silen Stefan'ın eline dokununca içindeki karmaşık duygunun azdığını sezebiliyordu, bu bambaşka bir şeydi. Sevgi ya da heves değildi bu, ona baktıkça hızlanan kalbinin sesleri çınlıyordu kulağında. Aşktı bu, doğru aşk... Belki de aralarındaki yaş farkı dolayısıyla fazla normal karşılanmazlardı, ama onlar diğerlerinin dediklerini takmayacaklardı. İnandıkları aşklarının peşine düştüklerinde belki de kimse azını açamayacaktı, aileler bile. Evet belki de şimdilik tek kuşkuları buydu, ailelerin beklenmedik tepkileri. Mezun olacağından artık daha sık görüşeceklerdi belki de, hele ki profesör olursa... Ve her ne kadar aceleci olduğunu hatırlasa da, Stefan'ın ailesiyle tanışacaktı Samara. Düzenli bir ilişkileri vardı son bir kaç haftadır, zamanı geldiğinde her şey açığa kavuşacaktı elbet. "Zaman her şeyi çözer... "

Out: Mesajımın boyutu sınırları aştığından ayırmak zorunda kaldım...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://hogwartsekspresi.com/lejantlar-karakter-kartlary-f164/sam
Odessa Meredith Poulter
Cadı
avatar

Kadın
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 331
Yaş : 26
Kan statüsü : Melez
Galleon : 7469
Ekspresso Puanı : 1
Kayıt tarihi : 05/07/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Paz 07 Eyl. 2008, 01:44

Alan, kendi telinden çalan insanların sesleriyle dolup taşmıştı. Kimisi sakin kalmayı ve olanları izlemeyi yeğleyerek içkisini yudumluyor, kimisi bir köşede arkadaş grubuna hararetli bir şekilde başından geçenleri anlatıyor, kimisi dans pistinde çılgınca dans ediyordu. Acayip Kız Kardeşler ve diğer sanatçılar gecenin temasına kolaylıkla uyum sağlamıştı. Bir anda her yerde olabilmeyi başaran, şeytan kılığındaki Meredith’te; her zamanki gibi dikkatleri üzerinde toplamıştı. Profesör Derwent çıkıntılıklardan ve laubali davranışlardan hoşlanmadığını belirtmek istercesine donuk mavi gözlerini kıza dikmiş, hareketlerine çeki düzen vermesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Meredith umursamadan dans pistine ilerledi ve deliler gibi dans etmeye başladı. Eğlenceli figürler deniyor, çevresindekileri güldürüyordu. Onun için uzun sayılabilecek bir süre pistten inmedi; daha sonra kendine yeni uğraşlar bulmak amacıyla gözlerini etrafta dolaştırdı. Birkaç dakika sonra; aklına delice bir şeyler geldiğini belirten muzur gülümsemesi tüm yüzünü kaplamıştı. Parlayan gözlerle cebinden asasını çıkardı ve yerlerdeki balonları patlatmaya başladı. Kendisine dikilmiş öfkeli bakışları umursamadan gülüyordu. Birdenbire; gazetelerde gördüğü, üst düzey bir Bakanlık yöneticisi dibinde bitiverdi: “Ne yapmaya çalıştığınızı öğrenebilir miyim acaba, küçük hanım?” Kırlaşmış saçlarının arasında bakır rengi gençlik pırıltıları rahatlıkla seçiliyordu. Ela renginde, küçük gözleri öfkeyle kısılmıştı. Sert çene yapısı ve kendinden emin duruşuyla, heybetli bir hava yayıyordu etrafa; belki de bu gladyatör kılığına girmiş olmasının bir etkisiydi. Meredith adamın yapısını anlamaya çalışan bir tavırla bir süre onu süzdü, sonra sözlerine alaycı bir ton vermeye gayret ederek konuştu: "Sadece girdiğim kılığın gereklerini, efendim." Adam kendisiyle dalga geçildiğini anlamıştı. Çattığı kaşları alnındaki kırışıkları iyice ortaya çıkardı, yanaklarına utandığından değil de, sinirlendiğinden dolayı kırmızılık hücum etti. Neden sonra şeytan kıza diktiği bakışları yumuşadı, çehresine gülmekle gülmemek arasında tereddüt ettiğini belirten bir ifade yerleşti. Kendilerini izleyen kişi olmadığını görünce de, ceza vermekten vazgeçti ve başını iki yana sallayarak grubunun yanına döndü. Meredith ise olup bitenden bir şey anlamamış, olduğu yerde kalakalmıştı. Bu kadar çabuk sıyrılabildiğine hayret ederek, garsonun tepsisinden bir kırmızı şarap kadehi aldı ve yürümeye koyuldu. Ancak aradan bir dakika geçmeden, yine dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

“Seni lanet olası! Önüne baksana!” Balo yeni başlarken göz göze geldiği, Karlar Kraliçesi kılığına girmiş güzel kadın etraftaki tüm insanların işlerini bırakıp kendilerine bakmasına sebep olacak kadar gürültü çıkarmıştı; sebep ise Meredith’in dikkatsizce davranıp elinde tuttuğu kırmızı şarap kadehini onun elbisesine devirmesiydi. Kadın ateş saçan gözlerle dişi şeytana (!) bakarken, yanında duran yakışıklı, genç adam da onu yatıştırmaya çalışıyordu. Meredith içinden gelmese de, kuru bir özür diledi ve bir bilek hareketiyle kıyafetin eski haline gelebileceğini hatırlattı. İyi niyetle yapılan bu uyarı da adamı sinirlendirmişti; onun küçük bir ‘ukala’dan başka bir şey olmadığını söyleyip Juliette’in elini tuttu ve masalara doğru yöneldi. Meredith kendisine söylenenlere bir cevap veremediği için oldukça öfkelenmişti, burnundan soluyarak yeni bir kadeh aldı ve kafasına dikti. Kadının aşağılayan bakışlarının altında gördüğü merak pırıltıları geldi aklına. O konuşurken; genç kadınla aralarında bir bağ varmış gibi hissetmişti aniden. Sebebini bilemediği, anlayamadığı bir histi bu. Kadın ona bağırıp çağırırken, baştan aşağı ürpermiş, iyice süzmüştü onu. Sanki eskiden de tanıyordu onu, sanki hep birlikte olmuşlardı. Aklındaki saçma düşünceleri kafasını silkeleyerek yok etti ve alkolün de etkisiyle, uzunca bir süre pistten inmeyerek dans etti. Uzaklarda da olsa; Juliette’in hoşlanmayan bakışlarının üzerinde olduğunu hissedebiliyordu. Bu ona daha da cesaret ve güç kazandırıyor, hareketlerine çılgınlık veriyordu. Delice tanımadığı insanların ellerini tutuyor, kendi çevresinde dönüyordu. İnsanların onun hakkında nasıl düşüneceklerini bilememelerinin sebebi de buydu işte; ne zaman ne yapacağı belli olmuyordu. Sonunda yorulduğunu kendine itiraf edip kenardaki sandalyelerden birine oturduğunda, vakit epey ilerlemişti. Alandaki insanların bazıları bu kadar eğlencenin onlara fazlasıyla yeteceğini düşünüp gitmişlerdi bile. Meredith; Profesör Derwent’ın da öğrencilerine sabaha kadar kalma izni vermeyeceğini adı gibi biliyordu. Tahminlerinde yanılmadı, yaklaşık yarım saat sonra; öğretmenler tüm öğrencileri topluyor, isimlerini listelere yazarak testrallere bindiriyordu. İstemeyerekte olsa, herkes araçlara yerleşti ve bunca gürültüden sonra, tatlı rüzgârın yüzlerine çarpmasının verdiği huzurun sessizliğini dinledi. Çevrelerindeki her şey onlara dinginlik veriyordu. Okula vardıklarında, yine titizlikle yatakhanelerine yerleştirildiler. Meredith başını yastığa koyduğunda, aklında hala Juliette vardı.

Yatakhanedeki derin sessizliği soluk sesleri bozuyordu. Gündüz herkesi yakıp kavuran güneş, karanlığa teslim olmuştu. Yağmur damlalarının pencerelere vurarak çıkardığı hüzünlü sese, rüzgârın ıslığı eşlik ediyordu. Bütün gün süren koşuşturmanın, bitmeyen dansın, alkolün ve heyecanın etkisiyle, şatodaki herkes derin bir uykunun kollarına bırakmıştı kendini. Meredith ise başındaki şiddetli ağrıya aldırmadan, o gece yaşadıklarını geçiriyordu aklından. O kadınla arasında uzaktan yakından bir bağ olduğuna emindi. Daha önce bir yerde görüpte yüzünü hatırladığı insanlarla karşılaşınca hissettiklerine benzemiyordu bu. Farklıydı. İçinde sesini duyurmak için çırpınan tuhaf bir ses, şarap kadehinin ‘o’na çarpmasının tesadüf olmadığını söylüyordu. Sanki birileri, ya da bir şeyler; onların bir araya gelmesi için çabalıyordu. Bütün bunlar kulağa ne kadar mantıksız gelirse gelsin, Meredith hislerinde yanılmadığını biliyordu içten içe. Birbirlerini gördüklerinde, anlaşılmayan bir çekimde incelemişlerdi yüzlerini. Bakışları birbirine kenetlenmişti. Birkaç saniye süren bu büyü, genç kızı etkisi altına almaya yetmişti bile. Juliette’in hep unutmak, silip atmak istediği geçmişiyle bir ilgisi olduğunu onu ilk gördüğünde anlamıştı. Hatırlamak istemediği tüm olaylar daha o küçücük bir kız çocuğuyken gerçekleşmişti; ama gariptir ki, insan unutmak istediklerini hiçbir zaman söküp atamaz hafızasından. O kadın da hafızasının tozlu raflarına itilmiş, zamanı geldiğinde çıkıp yaşamında önemli bir rol oynayacak bir anıydı. Derin bir iç çekerek; onun hakkında detaylı bir araştırma yapmaya karar verdi. Ne bulmayı umduğunu, ne öğrenmek istediğini kendisi de bilmiyordu; ama bir şeyler hakkında bilgi sahibi olması gerektiğini hissediyordu. Belki de hayatında ilk defa, mantığı duyguları karşısında boyun eğmişti. Hafızasında yer eden bu saçma sapan düşünceleri yok etmesi gerektiğini bilmesine rağmen, içini kemiren merak duygusu onu yenmişti. Çaresiz, ertesi gün kütüphaneye kapanıp, Lemieux ailesi hakkında bilgi toplayacaktı. O ailenin kendisiyle ne kadar yakın olduğunu bilseydi, belki merakını susturmaya çalışırdı. Kim bilir…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://hogwartsekspresi.com/lejantlar-karakter-kartlary-f164/ode
Frances Sibi Chapman
Seherbaz
avatar

Kadın
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 287
Yaş : 28
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7341
Ekspresso Puanı : -1
Kayıt tarihi : 20/09/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Paz 21 Eyl. 2008, 04:05

''Bence vaktin varken Tılsım ödevini yapmalısın.''

Kafasından aşağı buz gibi bir su dökülmüş gibi oldu, baştan ayağa ürperdi. Bir an için iki sene önce talihsiz bir kaza sonucu ölen yaşlı dadısı Susan'ın arkasında oturduğunu sanmıştı. Sadece fransızca tarif edilebilen o his; déjà-vu.. Elindeki elbiseyi paçavra gibi dolabının derinliklerine atıp sesin sahibine döndü.
'' Dadım gibi konuştun ki kendisi ölmeden önce Derwent ile aynı yaştaydı. '' Üfleyerek yeniden dolaba döndü, bıkkın bir şekilde karıştırmaya devam etti. Ne giyeceğine bir türlü karar veremiyordu. Annesi hep çok fazla kıyafeti olduğu için kararsız kaldığını söylerdi ama Sibi'ye ne kadar çok olursa olsun yetmiyordu. Bu sırada Blair gömüldüğü kitaptan başını kaldırarak yanına gelmişti. Kızın sanki akşam balo yokmuş gibi telaşsızca tavırları sinirlerini bozuyordu. '' Az öncekini neden geri dolaba tıktın? Bence gayet güzeldi. '' Sinirleri boşaldı bir anda, zaten üzerinde büyük bir baskı vardı, bir de sanki modadan anlarmış gibi Blair'in işine burnunu sokması son damla olmuştu. '' Turkuaz geçen senenin rengi çünkü! '' Kıza resmen kükremişti ama Blair hiç alınmış gözükmüyordu. Zaten bu yüzden iyi anlaşabiliyorlardı, Sibi'nin kaprislerine tahammül edebilen ender insanlardandı. '' O zaman ver bana, ben giyerim - cevap beklemeden elbiseyi dolaptan çekip çıkardı - peki şu arkada asılı olan nasıl? '' Sen bilirsin dercesine omuz silkti, eğer Blair en şık olmakla ilgilenmiyorsa bu onun sorunuydu. Sonra kızın gösterdiği elbiseye baktı, derin bir of çektikten sonra cevap verdi. '' Onu, geçen yaz kuzenimin doğum günü partisinde giydim. '' Blair anladığına dair başını salladı, o da çok iyi biliyordu ki Sibi bir giydiğini bir daha giymezdi. Tam umutsuzluğa kapılmak üzereydi ki kafasında bir şimşek çaktı. Annesi ile Paris'e gittikleri aldıkları kırmızı renkte, parlak pullarla kaplı bir elbise vardı. Balo için biraz spor kaçabilirdi, çoğu kişinin tuvalet giyeceğini düşünüyordu. Blair'e verdiği de elbiseydi, ama uzundu. Bu ise miniydi, göğüs dekoltesi yoktu ama derin bir sırt dekoltesi vardı. Anlaşılan oldukça dikkat çekecekti, Sibi için sakıncası yoktu.

Birkaç saat sonra, havanın kararmaya başlamasıyla bunaltıcı hava yok olmuştu. Böylece oldukça güzel başlayan günü gölgeleyen tek olumsuzlukta ortadan kalkmıştı. Sibi elbisesini aynı renklerde bir el çantası ve rugan topuklu ayakkabılarla tamamlamıştı. Blair ise zaten elbisesinin yeterince dekoltesi olduğuna dikkat çekerek babet giymişti. Sibi karşı çıkmaya çalıştığında ise altını çize çize on dört yaşında olduklarını hatırlatmıştı. Ama Sibi bunu takmıyordu, önemli olan insanın kendini kaç yaşında hissettiğiydi. Ayrıca meydanı o kendini bir şey sanan son sınıflara bırakacak değildi. Ona göre okulun en havalı kızı Sibi'ydi, kimse onunla boy ölçüşemezdi. İki tane 6. sınıf öğrencisi çocuk düşüncelerini doğrulamak istercesine yanlarından geçerken ona ıslık çalmışlardı. Sibi çok memnun gözüküyordu, gülümsemesi kulaklarına vararak çocuklarının arkasında baktı. Kolundan çekiştiren Blair ise bu durumdan rahatsız olmuştu. '' Herkes bize bakıyor, en azından maskelerimizi takalım. '' Sesinden bu şekilde daha az tanınacaklarını umduğu anlaşılıyordu. Sibi kızın ricasını geri çevirmedi, elini çantasını atarak yüzünün burnu dahil olmak üzere üst kısmını kaplayan maskesini çıkardı. Beyaz renkteki maskenin göz kapağında far gibi altın rengi çizgiler vardı. Üç tarafı ise kırmızı kuş tüyleriyle kaplıydı. Yine altın rengi simler dört yana bulaşmıştı. Blair ise koyu mavi sadece göz çevresini kaplayan sade bir maske takıyordu. İkisi de birbirlerine baktılar, gerçekten de onları tanımak epey zorlaşmıştı. Gülüştükten sonra kol kola girip dağınık bıraktıkları saçlarını savurarak koridorda yürümeye devam ettiler.

Büyük Salon'un kapılarından içeri girdiklerinde ise koridorlara kadar uzanan uğultu yerini muazzam bir gürültüye bırakmıştı. Herkes birbiriyle konuşuyordu, sürekli bir hareketlilik vardı. Partnerini arayanlar koşuşturarak önlerinden geçiyor, Sltherin'liler köşede toplanmış insanları eleştiriyor, profesörler ise kalabalığı bastırmaya çalışıyordu. Pek de başarılı oldukları söylenemezdi, yine de Derwent'in gelmesiyle gürültü büyük oranla azalmıştı. Müdire onlara düzgün bir sıraya girmelerini söylerken Sibi'nin gözleri tek bir kişiyi arıyordu. Charlie.. İki gün önce onu şok ederek baloda partneri olmasını teklif etmişti. Sınıftan Joseph'e söz vermiş olmasına rağmen Sibi hemen teklifi kabul etmişti. Çocuğu da bin bir yalvarmayla başından defetmişti. Blair bu yaptığının çok kötü bir şey olduğunu tüm gece söyleyip durmuştu. Aslında buna gerek yoktu, Sibi de yanlış olduğunu biliyordu ama Charlie'den hoşlanıyordu. Yani bu fırsatı kaçırmaktansa ölmeyi yeğlerdi. Ama Blair'in bu konuda da söyleyecek sözü olmuştu, ondan sadece büyük olduğu için hoşlandığını öne sürmüştü. Sibi ona cevap vermemişti, çünkü arkadaşıyla tartışmak istemiyordu. Aşık olduğu Ravenclaw'lı çocuk geçen hafta başkasıyla çıkmaya başlamıştı, Blair umursamaz gözükse de içten içe üzüldüğünü biliyordu. Sibi o kızla bir iki kez konuşmaya çalışmıştı ama Blair her seferinde onu durdurmuştu. Sürekli üzülmediğini, gerek olmadığı söyleyip duruyordu. Yine de baloda partneri olmak isteyen yarım düzine çocuğu çeşitli bahanelerle reddetmişti. Sibi tedirgin bir şekilde etrafına bakındı, o ikisinin el ele Blair'in gözünün önünden geçmesi iyi olmazdı. Kalabalığı süzerken gözleri sabahtan beri görmeyi umduğu yüze takıldı.

'' Charlie! ''

O kadar yüksek sesle bağırmıştı birçok kişi dönüp ona baktı ama Sibi umursamadı. Sonuçta amacına ulaşmıştı, Charlie sesini duymuştu. Blair'i kolundan çekiştirerek hızlıca çocuğun yanına gitti. Maskesini yukarı kaldırıp tekrar taktı, onu tanıyamama ihtimali böylece ortadan kalkmıştı. Bunu düşünmüştü çünkü Charlie oldukça şaşkın gözüküyordu. Sonra şaşkınlık yerini gülümsemeye bıraktı, tam Sibi ağzını açacaktı ki Derwent tepelerinde bitmişti. Konuşmalarına fırsat vermeden onları en yakın arabaya doğru sürüklemişti. Üçü de içeri geçip oturmuşlardı ki arabada yalnız olmadıklarını gördüler. '' Merhaba kızlar! Çok heyecanlı değil mi? Joseph'i gördünüz mü? O Hufflepuff'lı yarım zeka kızla baloya gidiyor. Gerçekten çok zevksiz bir seçim. Ee, sen son dakikada çocuğu bırakınca onu bulabildi herhalde.. '' Delercesine Sibi'ye bakıyordu, o ise cevap veremeden kalakaldı. Acaba Charlie son cümleyi duymuş muydu? Avını kıskıvrak yakalamış aç bir aslan gibi bütün dişlerini göstererek gülümseyen bu kız başlarına gelebilecek en kötü şeydi. Abbey Cordial okulun en dedikoducu kızıydı, yegane uğraşı insanları çekiştirmek olan Sibi bile onun için bu tabiri kullanıyordu. Hemen Charlie'ye baktı, sonuçta onlardan dönem olarak büyüktü, kızı tanımıyor olabilirdi. Başını belli belirsiz iki yana salladıktan sonra tek laf etmeden camdan dışarı bakmaya başladı. Testraller göz açıp kapatıncaya onları balonun yapılacağı araziye getirmişlerdi bile, bu kısacık süre zarfında Abbey bir sürü gereksiz bilgiyi onlarla paylaşabilmeyi becerebilmişti. Üçü de araba durar durmaz kendilerini dışarı atmışlardı. Charlie ile gözgöze gelen Sibi omuzlarını ürpermiş gibi kaldırarak tepkisini belli etmişti. Sonra karanlık gökyüzünü aydınlatan alev toplarına baktı hayranlıkla. Arkalarından gelen kalabalıkla birlikte kapılara yöneldiler, biraz zor da olsa biletlerini verip içeri girdiler.

Anne ve babasının malikanelerinde verdiği partiler olsun, gittikleri davetler olsun, Sibi böyle ihtişamlı yerlere alışkındı. Ama daha önce hiç böylesi bir kalabalık görmemişti, baloya inanılmaz bir ilgi vardı. Üçü birlikte kalabalığı yararak ilerleyip sahneye yakın yerdeki sandalyelere oturdular. Daha Sibi yerleşemeden genç bir garson elinde tepsiyle yanında bitivermişti. Kırmızı bir şarap alıp etrafı incelemeye başladı. Dört bir yanı tüylü maskesiyle oldukça sıradan duruyordu, insanlar olmadık kılıklara girmişlerdi. Mini elbise giydiği için büyük bir minnet duydu, bacaklarını masadan çıkarıp bacak bacak üzerine attı. Saçlarını eliyle alıp arkaya attı, sonra direk Charlie'nin gözlerine dikti bakışlarını. Küçük sohbete başladılar, normal şeylerden konuşuyorlardı. Sibi konuşma sırasında çoktan şarabını bitirmiş ikincisini istemişti. Bu gece sarhoş olmak istiyordu, balonun tadını sonuna kadar çıkaracaktı. Her şey güzeldi, tadını kaçırmak istercesine Blair'in delici bakışları haricinde. Kız sohbete kafa sallama dışında katılmıyor, sürekli ikisine bakıyordu. En sonunda Blair daha fazla dayanamayıp Sibi'nin kulağına eğildi. '' Neden kız arkadaşıyla gelmemiş ki? Acaba araları bozuk da kıskandırmak için seni mi kullanıyor? '' Sibi bu sözler üzerine öylesine afalladı ki bir kaç saniye için ağzı bir karış açık kaldı. Sonra silkelenerek kendine geldi, hayatına bu kadar onur kırıcı bir şey duymamıştı. Öfkeden gözü kararmıştı resmen, vakit kaybeden kıza çıkıştı. '' Asıl kıskanan sensin! Yalnız olmak senin tercihindi, şimdi onunla geldiğim için benimle uğraşma! '' Sözlerini daha bitirmeden Blair masadan kalmıştı bile, nefret dolu bir bakış attıktan sonra arkasına bakmadan uzaklaştı. Sibi sinirle yüzünü ellerinin arasına aldı, iki cümleyle burnundan gelmişti gece. Üstelik söylediklerini Charlie'de duymuştu, ona rezil olmuştu. Ellerini yüzünden çekip ona baktı ama hemen balını çevirdi. Kalkıp masadan gitmeyi bile düşündü. Sonra kendini zorlayarak ona baktı. '' Blair adına özür dilerim, o sadece.. '' Cümleyi bitiremedi ne diyeceğini bilemiyordu. Yeniden Charlie'ye baktı, önemli olan onun ne diyeceğiydi.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Jack Drachénia

avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 9
Yaş : 26
Galleon : 7540
Ekspresso Puanı : 0
Kayıt tarihi : 28/05/08

MesajKonu: Geri: - Maskeli Balo -   Ptsi 22 Eyl. 2008, 21:12

"Expelliarmus!"

Gözünden düşen bir damlayı anımsar gibiydi.Geçmişini unutmak istesede bir türlü başaramıyordu.Arkadaşlarına yaptığı ihanet ve bunlar gibi binbir türlü kötülük.Beynini karanlıklara hapsetmiş olan biri olarak , karşısında ona bakan meleklerin ağladığını hisseder gibiydi.Lanetlerini içine sarmalamış olanlarla birlikte bir hayat sürüp geçiyordu...

Yatağından fırlamıştı.Saçlarından akan terler sırtına doğru süzülüyordu.Abisinin ölümü ardından , kötülüklerle tanışan ve iyiliği bir adım geride bakan bir genç olmuştu artık.Elleri ile dizini sıkıca kavrayıp kendine doğru çekmişti.Başından binbir türlü düşünceler geçiyordu.Gecenin bir yarısı olması bu düşüncelerin ilerleyişine hükmedemezdi.Bir anda kapanın ardında parlayan devasa bir kırmızı ışık görmüştü.Hemen başını yastığın altına sokmuş usulca yastığın aralığından ışığın geldiği yöne bakıyordu.Yüksek sesle konuşmalar , uğultular ve haykırışlar...

Ayağını yatağından indirmişti.Ses yapmamak için oldukça düşük dozda hareket ediyordu.Kapıya doğru adımlarını atmaya başlamıştı.Rüzgarın tahta pencerelere yaptırdığı hareketler korkularının yükselmesine sebep oluyordu.İlerlerledi. Belini hafifçe bükerek kapı deliğinden oturma odalarına doğru baktı.Görünen vaziyet , Elinde beyaz bir asa , bir büyücü ve can çekişmeler...

Korkmuştu. Ağlamaklı ifade yüzünü sarmalamıştı.Çünkü karşısında duran bir seherbaz ve lanetlenen bir babaanne'nin haykırışlarından farksız bir manzara değildi.Tahta penceresinin çıkardığı sesler iyice artmıştı.Arkasını döndüğünde göz yaşları birden yolunu kaybetmiş , kirpiklerinden süzülüyordu.Gülümseyen bir şahıs , puslu bir görüntü...


" Babaanne ! "

~~~~

Gün batımı yaklaşmıştı.Papyonunu bir sağa bir sola çekiştiriyordu.Aynanın karşısında olgun bir genci andıran , takım elbiseler vardı.Çok sıkı geliyordu. Sürekli hakaretler yağdırıyor , kendi kendinle alay ediyordu. Nihayet herşey bütünüyle hazırdı. Son oalrak parfümünü tüm vücuduna sıktı.Genizine kaçan parfümünün , çikolatalı kurbağa kadar iğrenç bir tadının olduğunu o anda öğrenmişti. Dakikalar saniyeleri kovalamaktaydı.Hemen ceketini giydi ve hogwartsa doğru gitmek için son hazırlıkları yaptı.

Nihayet hogwartsa varmıştı.Büyük salonda toplanan öğrenciler ve yetişkinler ,ihtişamlı bir salon hiç birşey bu kadar güzel olamazdı.Az ilerden gelen müdürenin kürsüye ince uzun topuklu ayakkabılarının çıkardığı kötü sesle birlikte ilerledi.


" Öhmm ! Lütfen beni dinleyin.Bildiğiniz üzere her yıl düzenlenen maskeli balo bu yılda ihtişamlı bir gösteri ile başlamış bulunmakta.Şimdi herkez son hazırlıklarını yapsın ve okulumuzun arka bahçesinde testrallerin olduğu alana doğru yönelsin.Öğrenciler lütfen sınıf başkanlarınızı takip edin ! "

Jack sınıf başkanının izlediği yolu içinden söylediği şarkılarınla takip ediyordu.Dışarıda buz gibi bir hava vardı.Bir anda titreme içini sarmıştı. Nithekim az ileride tıpkı bir mumyayı andıran testralleri gördü.Her ne kadar iyi bakılsada , güzel görünümlü yaratıklar denilemezdi.Herkez 3 lü gruplar halinde testrallerin arabalarına biniyordu.Aşırı bir şekilde koluna vuran rüzgarın nerden geldiğini bir türlü kestirememişti.Bir anda başının üstünden devasa birşey geçmişti.Hemen boynunu yukarıya doğru uzatıp hayretler içinde uzun kanatlı testrale baktı.Olası bir sihirli yaratıktı anlaşılan.

" Heyy ! buda neyin nesi az kalsın düşüyordum ! "

Testralin havalanması kısa sürmüştü.Bulutların arasından süzülen sihirli yaratıklar ve geride kalmış olan hogwarts.Birden testralin vücudu aşağı doğrı eğildi.Hekrez çığlık çığlığa ne olduğunu anlamaya uğraşıyordu.Bu sert iniş şahane bir piste değer sayılamazdı.Ortalıkta bulunan hayaletler ve gökyüzünü sarmalamış olan sihirli malzemeler.Herşey çok güzel ve eksiksizdi Masalar ve şahane orkestranın çaldığı müzikler.Öylesine güzel bir görüntü yakalamıştı.Kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamış , bayanın bulunduğu yöne doğru ilerliyordu.

İlk adımını atarken tereddüt etmişti ama nafile.Duyguları hala ilk adım atan sen olmalısın iye destekliyordu.Nihayet şık bir elbisenin içinde ve flörünün altında kaybolmuş olan şahane yüzün yanına varmıştı...


" Merhaba Hanfendi. Gördüğüm kadarıyla yalnızsınız.Ayhmm ! biraz ani giriş yaptım. Ben Jack , Jack Drachénia 3. sınıf Slytherin öğrencisiyim. Bu gecenin en güzel hanfendisinin partneri olmayı çok isterdim açıkçası ! "

Düşüncelerini açığa vurmakta hiç endişelenmemişti. Çünkü ilk defa böyle bir duyguya kapılıyor ve bunu var gücüyle itiraf etmek istiyordu.Zorlanıyordu. Hala eli ellerindeydi. Anlaşılan karşısındaki bayanın Jack'in kapıldığı düşüncelerinden farklı düşünceleri yoktu.Gözlerinin içi gülüyordu..

~ 3 saat sonra ~

" Herşey için teşekkür ederim.Bu gece muhteşemdi.Dans edişinde hayran kaldım umarın bir dahaki sene seni burada görebilirim.Durmstrang akademisine uğramamı düşünüyorsan bu imkansız.Ama inan gelmeyi çok isterdim. "

Tüm herşey müthiş geçmişti.Balonun sonundaki kapanış gösterileri ve o bayan.Asla unutamayacağı biri olmuştu artık onun için.İntikam duyguları içten içe kabarmıştı.Tanıştığı bayan daha önce gördüğü seherbazın kızıydı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
- Maskeli Balo -
Sayfa başına dön 
4 sayfadaki 4 sayfasıSayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Arazi-
Buraya geçin: