AnasayfaEkspresGaleriSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Ölümün Kitabı, Sayfa 2

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Albert Sven Hallstad
The Puzzle Ortağı
avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 319
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 6140
Ekspresso Puanı : 13
Kayıt tarihi : 27/04/09

MesajKonu: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   Ptsi 16 Kas. 2009, 21:12

    Yer: Artık virane haline gelmiş Aurora Boulevard Tiyatrossu
    Zaman: 1960, 15 Kasım gecesi
    Hava: Sağanak yağmurlu, soğuk
    Kişiler: Albert Sven Hallstad, George Bertrand Orwell, Nicole Marissa Magdalene, Elliott Abbott, Sofia Lamartine
    Kurgu: Öldürme istekleri daha da alevlenen ölümcül çift Elliott ve Sofia, bu kez büyücü toplumunun yakından tanıdığı ve sevdiği aileyi hedef alırlar. Albert Sven Hallstad'ın ailesini esir alıp ona gönderdikleri imzasız ve ailesinin tehlikede olduğunu bildiren mektupla onu bir zamanlar sahibi olduğu izbe tiyatroya çekerler.

_________________

Hayatın anlamı ne çabuk değişirmiş. İkiydik, üç olduk. Tek kalpte birleştik.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Albert Sven Hallstad
The Puzzle Ortağı
avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 319
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 6140
Ekspresso Puanı : 13
Kayıt tarihi : 27/04/09

MesajKonu: Geri: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   Ptsi 16 Kas. 2009, 21:46

Gece yarısına yaklaşmakta olan saate gözlerini dikti. Elinde bir kadeh, ne yapacağını düşünüyordu. Jesse ve Nicole saatler önce alışverişe çıkmış ancak saat gece yarısına yaklaşmasına rağmen henüz gelmemişlerdi. Birden camın dışında yağmurdan sırılsıklam olmuş bir baykuşun beklemekte olduğunu fark etti. Pencereyi açıp mektubu almasıyla baykuş havalandı. Acele hareketlerle parşömeni yırtarcasına açtı.

“Nicole ve Jesse tehlikede. Onları kurtarmak istiyorsan yalnız gel, seherbaz yok. Aurora Boulevard Tiyatrosu, bu gece yarısı.”

Satırları okuduğundan beri kendine gelemiyordu. Yanlış bir şeyler olmasını umarak üst üste belki yirmi kez okumuştu ancak hiçbir kelime değişmemiş, parşömende mavi mürekkeple ışıl ışıl parlıyordu. Sinirleri harap olmuştu. Sağlıklı düşünmeye çalışıyor, başarılı olamıyordu. Evin içinde dolaşıp duruyor, hiçbir şey yapamamaktan deliriyordu. Hayatının en önemli iki parçasının ne durumda olduğu kafasından çıkmıyordu.

Saate hızlıca baktı, gece yarısına sadece 10 dakika kalmıştı. Hemen üzerine bir pelerin attı, masanın üzerinden asasını aldı ve şöminenin karşısına dikildi. Usulca parıldamakta olan yeşil alevlerin arasına girdi, yandaki bölmeden bir avuç yeşil toz aldı. Tozu avucundan serbest bırakırken kararlı bir sesle haykırdı. ”Aurora Boulevard Tiyatrosu!” Bir saniye içinde sahibi olduğu izbe binanın holündeydi. Tahta döşemeler sökülmüş, tahtakuruları tarafından yenmeye yüz tutmuştu. Binada ağır bir koku vardı. Dışarıda yağmur tüm şiddetiyle yağıyor, yeryüzünü gök gürültüleri ve şimşekleriyle dövüyordu. Hayattan elini eteğini çekmiş bu yere önem verdiği iki insanı kurtarma ümidiyle gelmişti. Ancak neler olacağını bilebilir miydi? Onlara bir zarar gelirse yaşayamayacağını düşündü.

Üst kattan gelen çığlıklar ve haykırışlar düşüncelerinin bölünmesine sebep oldu. Düşünmeden merdivenlere koştu. Duydukları Jesse ile Nicole’ün sesine benziyordu. Hızlı adımlarla merdivenleri tırmanırken bir yandan da asasını kavramıştı. Aklına kötü şeyler getirmemeye çalışıyordu. Onlara Crucio yaptıkları gibi… Lanet olsun bunun düşüncesi bile berbattı. Derken sesin geldiğini tahmin ettiği yerde buldu kendini. 5. Sahne. Ne kadar trajikomikti. Bu salonda tarihin en kanlı oyunları oynanmıştı. Korku seyircilerin arasında kol gezmişti. Şimdi ise gerçek korkuyu o da tadıyordu. Yıkılmak üzere olan kapıdan girer girmez asasını çıkardı. Ancak bu hiçbir işe yaramadı çünkü görünürde etrafta kimse olmamasına rağmen birisi onu silahsızlandırmıştı. Şimdi Ölüm Yiyenlerin arasında bir Muggle kadar savunmasız ve güvensizdi. Kendini bile koruyamadan onları nasıl kurtarabilirdi ki?

Derken sahnenin ışıklandırma mekanizması devreye girdi ve sahnede bir kadın belirdi. Onun Nicole olduğunu düşünerek sorgulamadan sahneye koştu. ”Nicole! Geldim, buradayım. Merak etme, hepsi geçecek. Jesse nerede? Nicole neden susuyorsun? Konuşsana!” Kadının suratını ona dönmesiyle yüzü bembeyaz kesildi. Ölüm kadar soğuk yüzlü bir kadın ona bakmaktaydı.


_________________

Hayatın anlamı ne çabuk değişirmiş. İkiydik, üç olduk. Tek kalpte birleştik.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sofia Lamartine
Cadı
avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 444
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 6019
Ekspresso Puanı : 11
Kayıt tarihi : 19/06/09

MesajKonu: Geri: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   Çarş. 02 Ara. 2009, 19:52

İskoçya’nın kuzey doğusunda akşam çökmeye başlamıştı. Derbyshire tepesi her zaman olduğu gibi üzerindeki şatonun görkemiyle etraftaki her şeyi ezen bir görünüme sahipti. Kan kırmızısı güneş, tüm yakıcılığını bugünlük son kez yeryüzüne gönderiyordu. Kocaman ateşten top bulutların ardında alçalırken ufukta aldatıcı bir kızıllık göründü. Veda sona ermek üzereydi. Sofia taş pencerelerden yüzüne yansıyan solgun güneş ışığıyla dışarıya baktı. Porselen gibi kusursuz ve beyaz olan tenindeki vahşiliği daha da ortaya çıkaran bir göz aldatmacası oluşmuştu. Bu akşam ateşler içerisinde yeryüzüne veda edenin yalnız güneş olmayacağını düşündü.

Pencerenin kenarındaki koltuktan kalkıp zeminin çıplak ayaklarına verdiği soğukluğu hissetti. Bir bıçak kadar keskin ve ölümcül, tıpkı kendisi. İpekten sabahlığını kayarcasına üzerinden attı. Kusursuz ölçüleriyle vücudu ve boğucu yoğunluktaki kızıl saçları buluştu. Hemen yanındaki masadan uçuk mavi bir toz aldı ve vücuduna sürmeye başladı. Doğal güzelliğinin yanında ona vahşet havasını katan bu küçük şişenin içindekilerdi. Teker teker öldürdüğü her insandan alınan birer kemik ve tabii ki olmazsa olmaz, kan. Sadece bu iki basit malzemeden meydana gelen bileşim ona Avrupa’nın en ölümcül kadını olma güzelliğini bahşediyordu.

Yepyeni bir eşikten içeri adım attı. Tüm dünyayla yarışabilecek kadar büyük bir giyim salonu karşısındaydı şimdi. Çeşit çeşit ölümcül renkler, sert kesimler, nefes kesen kumaşlar… Bu konuda kimseye rakip tanımazdı. Eh, bir rakip çıkarsa da onu öldürmek çok da zor olmazdı zaten. Dışarıda tekrar şiddetlenen yağmurun sesiyle adımları birbirine karışarak odada ilerledi. Ne istediğini çok iyi biliyordu. Tam karşısında duran cam muhafaza içerisinde sabitlenmiş gece siyahı bir elbise. Bütün vücuduna değip onu sarmalayan, onu bir femme fatale’e dönüştüren kadifeyi üzerine geçirmenin verdiği hisle dudakları kıvrıldı. Kadının elbisesinin aynını giyecekti ama vücuduna bu işkenceyi yapamadı. O kadar çirkinleşmesi kendi isteğiyle bile gerçekleşemeyecek, mümkünatı olmayan bir şeydi.

Hemen tuvalet masasına geçip yüzünü pudralamaya başladı. Teni şimdi daha da solgun görünüyordu. Elini zarif bir biçimde Noir parfüme uzattı ve vücudunun kokuyla adeta birleşmesine izin verdi. Tazecik yeni kesilmiş bir eti ısırmış gibi kan rengiydi dudakları. Yerinde hafifçe kımıldayıp kendine baktı. Gerçek anlamda nefes kesici olmuştu, yine.

Yan odadaki diğer küçük masanın başına geçti. Sararmış parşömenlerden birini aldı ve yeşil mürekkeple tüy kalemini kağıdın üzerinde dans ettirdi.

“Nicole ve Jesse tehlikede. Onları kurtarmak istiyorsan yalnız gel, seherbaz yok. Aurora Boulevard Tiyatrosu, bu gece yarısı.”

Pencerede bekleyen baykuşun ayağına mektubu bağlayıp onu saldı. Ardından buyurgan ve soğuk bir tonla aşağı kata doğru bağırdı. ”Eliot! Kadını ve çocuğu bırak! Parti başlamak üzere.” Onu yine kullanıyordu. Ancak bunu ne kadar yapmak istediğinden emin olamıyordu. Sonuçta o da kendi gibi anti-insancıl biriydi. Ama o kadar yaban ve kullanılmaya hazırdı ki Sofia dürtülerine karşı gelemiyordu. Hem yılların verdiği boyun erdirme ve onun tatmin, yelkenleri hemen suya indirmesini engelliyordu. Alt kattan duyduğu onay dolu mırıltılar, kadın ve çocuk sesiyle artık gitmesi gerektiğini anladı. Etrafında şöyle bir dönüp hazır olduğunu anladı. Ardından bir ıslık sesi ve akabinde çatlama sesiyle ortadan kayboldu. Bir saniye sonra yıkıntı bir binanın içindeydi.

Dökülmüş döşemelerin, derisi yırtılmış koltuklarına arasından geçerek ana sahneye çıktı. Tahtakurularının çektiği ziyafetle kimliğini kaybetmiş tahta zeminde ayakkabılarının çıkardığı ses ona tasviri mümkün olmayan bir haz veriyordu. Dışarıdan gelen sesleri duyduğunda kurbanının bu kadar çabuk geldiğine sevindi, kendisinin gecikmesine ise sinirlendi. Yapabileceği pek bir şey kalmamıştı artık. Asasının hızlıca bir hareketiyle kuvvetli bir spotu kendine çevirdi, etrafa bir toz kümesi yaydı ve sahnenin ortasında yüzü kapalı olarak yığıldı.

Adam yemi yutmuş yanına gelmişti. Çaresiz konuşmalarla kadına sesleniyor ve cevap alamıyordu. Sofia daha fazla dayanamayıp yüzünü ona çevirdi ve gözlerini gözlerine kenetledi. “Pertificulus Totalus!” Adam olduğu yerde donup kalmıştı. Sofi ayakkabısının ucuyla asasını bir kenara attı. Elliott gelene kadar onunla oynayabilirdi. Adamın yanına oturup hareket etmekten yorulmuş mavi gözlerine baktı. ”Mr. Hallstad, yemimi yuttuğunuza inanamıyorum. Tabi siz normal olanlarda böyle bir şeyler var, aşk, duygu falan… Neyse ki ölümünüzün çabuk olacağını temin edebilirim ama biraz acıyabilir. CRUCIO!” Zaten kaskatı olan adam kıpırdayamamıştı. Gözlerinden acısını anlatan yaşlar dökülüyordu. ”Yazık! Acımış mı?” Buz gibi soğuk dilini adamın teninde gezdirdi. Acıdan sınmış olan bedeni kendi teniyle tezat oluşturuyordu.

Bir an sonra Elliott’un içeri girdiğin, hissetti. Kendine açıklayamadığı bir biçimde onu adamla yalnız görmesini istemedi ve dışarı yürümeye başladı. Holde onunla karşılaştı. Yüzüne bile bakmadan duygusuzca konuştu. ”Kilitlenmiş halde yatıyor, dışarı, burayı biraz ısıtmamız lazım.”

Ahşap binanın önüne çıktı. Asasını kaldırıp haykırırcasına ne olduğu anlaşılmayan sözler mırıldandı. Kırbaç gibi kullandığı asasının ucundan bir ateş şelalesi çıkmış bütün binayı sarıyordu. Alevler birer ejderha gibi binanın etrafında dönüyordu. En sonunda kuru bina sıcaklığa dayanamayıp çıtırdamaya başladı. Sofia büyüyü ne zaman kaldıracağını biliyordu. Bekledi bekledi ve ateş bütün binayı yuttuğunda, içeriden çıkışın imkansız hale geldiği anda beden kilitleme lanetini kaldırdı. Anında içeriden acı doklu feryatlar yükselip bütün kasabayı sardı. Feryatlar arttıkça Sofia ve Elliott’un kahkahaları da artıyordu. Derken yanı başında birinin cisimlendiğini fark eden Sofia gitme zamanının geldiğini anladı. Kahkahasını yüzünden sildi ve Elliott’un elini tutup onunla beraber şatoya geri cisimlendi. İngilterenin soğuk sonbahar akşamı kocaman bir alev topuyla ısınmıştı.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Elliott Abbott
Büyücü
avatar

Kadın
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 351
Yaş : 26
Galleon : 6043
Ekspresso Puanı : 15
Kayıt tarihi : 17/06/09

MesajKonu: Geri: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   Cuma 11 Ara. 2009, 19:56

Kana susamışcasına ona susamak ya da ölümün götürdüğü yere gitmek yerine öldürmenin yoluna gitmek, ne gariptir ki Sofia'yla ne yaşarsa yaşasın içini büyük bir haz kaplıyordu. Sevgi tomurcukları saçmasa da etrafa artık, kin ve nefretle bakan gözleri arada dalıp ufka gidiyor hayal alemine dalarak apayrı bir dünyaya bürünüyordu. Elliott şu günlerde bambaşka biri olma yolunda adımlar atmıştı, öldürmenin hazzını biliyordu, ama o kendine hata yapanları öldürmüştü şu ana kadar... Ama şimdi zevk için aynı hayvanları kestiği gibi kesip biçmek istiyordu insanların yüzlerini... Zaten kimse mükemmel değildi. O bir elçiydi ve bunu yapmak durumundaydı. Ölüme bir adım kaldı demek zorundaydı. Kendi ölümünü bile kendi hazırlayabilirdi bir gün, bir tiyatro sahnesinde mi olmalıydı ölümü, yoksa bir filmin arasında kaynayıp mı gitmeliydi. Romantikliğin içine mi harmanlamalıydı kanlarını, yoksa kesip biçtiği kollarının zoraki bir şekilde kullanarak kanlı bir mektup mu yazmalıydı. Sihirli bir dünya da yaşamamıştı hiç, ama artık buna alışıyordu. Sihir olsa da ölüm vardı ve belki de yarın onun ensesinde ölümün o enfes kesici kokusu barınarak bilmediği bir yere atıcaktı. Cinayet ibresi beynini kemiriyor, ölüm her yerde, öldürmek anlık, bildirmek dakikalar, özlem beyninde bir sanrı sadece... Fare gibi korkak yaşardı ve aslan gibi patlardı eskiden Elliott, ama şimdi enjekte edilmiş bir iğneyle fareden aslana dönüşüp evrim geçiriyordu. Kendine eskiden yapılan sakinleştiricilerden daha iyiydi, terapi gibi içine kan akıtıp susamasına neden olan her türden vücuduna yayılan açlık hissi... Elliott Sofia'yla beraber yenilikleri görüyor ve daha da içine giriyordu. Bürünüyordu kendi kimliğine ve ona verilen görevi bir hizmetli gibi değilde, içten içe isteyerek yerine getiriyor ve nedenini anlayarak kavrıyordu. Yalnızlığı sevmesinin nedeni de kendine ortak olabilecek birisinin olmamasıymış. Gece her yatağa yatışında gözünü kapatıp sızmak yerine, artık gözlerini yumup yarını bir amaç içinde geçirmekmiş. Belki de aşkın içine giriyordu o, hiç sevmediği ve herkese bağıra bağıra iğrendiğini söylediği kırmızıya bulanıp kalbinin atışlarında belli olup açığa çıkan bir durummuş. Gece rüya görmeyip siyah beyaz televizyonun bozulmasında görünen siyahlı beyazlı cızırtılı noktalar yerine, Sofia'nın yüzünü, gözünü, kırmızı dudaklarını... Karmaşa mıydı ki bu, belirli bir düzene karşı çıkış sonucu oluşan patlama ya da her hangi bir etki tepki sonucu oluşan duygular grafiğinin aşırıya kaçması mıydı? Bilmiyordu; ama şu an yaşadığı her şeyden memnundu ve yüzünde ki tebessüm bazen onun ciddi ciddi mutlu olduğundandı. Tabi gülmeyi sadece öldürdükten sonra seviyordu.

Yataktan kalkış ve emirleri yerine getiriş... Belki de Sofia onu bir köpek gibi oynatıyordu ne de olsa şu ana kadar binlerce kişiyi oynatmıştı. Şimdi esir alacakları kadın ve çocuğu almaya gidiyorlardı. Adı neydi, küçük çocuğun ne günahı vardı demeden kalkıp gittikleri yolda ilerliyor ve ilerletiliyordu. Kan tek isteği ve amacı buydu. Eee bir de Sofia'nın gözüne girmek, bunu demese bile içinden geçiyordu işte... Kendine hep engel olup bir kapanın içine kısılmak zorunda kalmıştı. Oysa şimdi bütün evreler altüst olup bambaşka bir dünyaya ya da Sofia ve Elliott'un sahip olabileceği bir devrime açılıyordu. Evet, Elliott artık büyümeye karar vermişti. Bildiklerini öğretmeye Muggle'rı öldürmeye ya da herkese açık günahkar insanların kafalarını kesmeye alıştırmılaydı.



Kadın ve çocuk esir alınılmış, Sofia dün gece anlattığı mektubu yollamıştı. Her şey tıkır tıkır işliyordu. Ama Elliott'un hissettiği bir şey vardı. Kadının ve çocuğun gözlerinde ki umutsuzluk onu güldürüyor olsa bile bu kadında sinsi ve intikamcı bir bakış vardı. Sanki geçmişinde birkaç kişi öldürüp sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı. Elliott ne kadar cahilde olsa salak değildi. Ölümün kokusunun içine sinmişliğini hissederek, öldüren bir kişiyle, masum bir kişiyi ayırt edebilirdi. Çocuk çoçuk oldukça küçük ayağa kalkıp şak diye yere düşüyor, emeklemeye çalışsa elleri bağlı annesi olan kadın ise ona bir bakışla uslu durmasını söylüyor sanki. Elliott kadının sesini duymak adına ağzını açıcaktı ki yukardan bir ses ”Eliot! Kadını ve çocuğu bırak! Parti başlamak üzere.” dünyanın en güzel ve etkileyici tonla her şeyin başlayacağını söylüyor. Kadını ve çocuğu ışınlamayı bildiğinden onların ellerini ağzını açtıktan sonra asasını sallıyor. Kadın bir atak yapacak gibi dursa da yapmıyor. Elliott bu kadında bir şeyler sezse de onları ışınlayıp Sofia'nın yanına gidiyor. Tabi bu sırada Sofia'ya her şeyi hallettiğini söyleyen mırıldanmalarla onay veriyor. Aşağısı o kadar karanlık ve dönemeçli ki! Bir an yolunu kaybettiğini sanıyor. Tabi bu sadece bıraktığı kadının mavi gözlerinin inci gibi parıldayarak bunu size göstereceğim tarzı söyleminden kaynaklı... Daha önce böyle bir durumla karşılaşmadığından bilinmeze girdiğini anlayıp kafasını sallayarak merdivenleri tırmanıyor. Arada gözüken meşaleler ona yön verse de sanki arkasında bir gölge mevcut gibi, olamaz Elliott bundan sonra da paranoyak mı oldu. Sadece küçük bir yarasa, önce ki evde bıraktığı yarasayı hatırlayıp sihirle ya da kendi içinde vakit geçirmediğinden beri daha da tırsamaya başladığını anlıyor. Yukarı çıkmanın ardından Sofia'nın çoktan tiyatroya ışınlandığını anlıyor. Sihirle göndereceğini bilmediğinden bunu yapması normal esasen en iyisi, tiyatronun kapısına ışınlanmak deyip sihirli sözleri belli belirsiz söylüyor. Tabi bu sırada esir olan birkaç kişinin bağırış çağırışları duyuluyor. Sofia cidden Elliott'a göre deneyimli ve tamamen daha da acımasız, aslında Elliott acımasızlığı deneyim görmediğinden yobazlaşmış ve tamamlanmamış. Bunu da yapacağını biliyor, öğrense kim bilir neler yapar? Ama ilk olarak Sofia'yı izlemeli, onun intikam alacağı ve bir tıkla ölümün o alevimsi kokusunu verdiği kişiyi görmeli ve sevdiği kadının bunu yaptığını görünce iyice sarılmalı ve bırakmamalı...

Elliott'un yolları bugün bitmiyor, hep ardında bir gölge var sanki. Anlam veremiyor yaptığı bu ahmaklığa işte tam o sırada Sofia'nın o mavimsi safir gözlerine rastlıyor. Biraz tedirgin mi bu kadın ne oluyor? Yoksa ona da mı aynı hisler baki oldu ne olduğunu anlamadan alelacele ve kendi günahını kapatma gibi bir söz geliyor. Adamı belli ki kitlemiş ve her oyuncağı gibi biraz eğlenmiş. Eee bunda ne var diye içinden geçirmesine rağmen bu ailenin gözlerinde ki etkinin bambaşka olduğunu anlıyor. Apayrı bir tat bırakıp korkuyla karışık bir sıcaklık yayılıyor. Sıcaklığın nedeni Sofia'nın yukarıya çıkarak her şeyi aleve vermesi oysa, Elliott uykusuz kalmış olmalı ki bunu anladığında is her yeri kaplamış. Acı dolu yakarışlar ve can çekişme sonrası Sofia ve Elliott ikilisi kahkalara boğuluyor. Ama Elliott'un bir hissi var ki kahkasını pürüzleştiriyor. Tabi bunu Sofia aldığı hazdan hissetmiyor bile, sonra bir sıcaklık daha hissediyor Elliott, Sofia'nın o pütürsüz ve ince parmakları ellerinde... İşte bundan ötesi yok bir ateş sonrası yaşanan sıcaklıkla bürünen hazzın içine sızarak kana bürünmesi... Bu sefer kan yoktu, ama ateşte kana giden yolun ilk adımıydı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Albert Sven Hallstad
The Puzzle Ortağı
avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 319
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 6140
Ekspresso Puanı : 13
Kayıt tarihi : 27/04/09

MesajKonu: Geri: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   Salı 15 Ara. 2009, 11:47

Kadının çelik gibi bakışları onunkilere dikildiğinde nasıl ölümcül bir hata yaptığını anladı; ama artık çok geçti. Şantaj ve duyguları kullanılarak bu harabeye çekilmiş ve işi bitirilmek istenmişti. Bakışlarının sabitlenmesinden bir an sonra kadın sevinç çığlığı ile karışık bir büyü yaptı. “Pertificulus Totalus!” Silahsızlandırılmış olduğundan karşılık vermesi imkansızdı. Felç geçirmiş halde bulunduğu yere yığılıp kaldı. Asasızdı. Hiçbir savunması yoktu. Kendini çıplak bir yeniyetme kadar çaresiz hissetti. Kadının ölümcül soluğunu duyuyordu. Ölmek onun için gerçek bir sorun değildi. Ancak Nicole ve Jesse’nin yalnız kalacağını bilmek… Onları bir daha göremeyeceğini bilmek… Onları terk ettiğini sanmalarını düşünmek bile istemiyordu. Sonsuzluğa giden yola beraber adım atmışlardı. Kimsenin onları ayıramayacağını söylüyorlardı. Yanıldıkları tek nokta hayatın ve sonrasında ölümün sürprizlerle dolu olduğuydu. Bir zamanlar hayalini kurup tutkuyla yenilediği kendi tiyatrosunda, sahnede can verecekti. Ne kadar dramatik diye düşündü. Manşetlerden verilecek bir haber. Duygusuz soğuk puntolarla baş sağlığı dileyen mektuplar… Acaba ne kadar yararlı olabilirdi ki?

“Mr. Hallstad, yemimi yuttuğunuza inanamıyorum. Tabi siz normal olanlarda böyle bir şeyler var, aşk, duygu falan… Neyse ki ölümünüzün çabuk olacağını temin edebilirim ama biraz acıyabilir. CRUCIO!” Bütün vücudu acıya teslim olmuştu. Tek hareket ettirebildiği organı olan gözleri yuvalarında çılgınca dönüyor, bu acıyı dindirmesi için adeta kadına yalvarıyordu. Sesini çıkarabilseydi dünyanın en acılı feryadını çıkaracağından emindi. Sonsuz derinlikte ve yürek parçalayan bir feryat… Acı giderek artıyordu. Zaten kıpırdayamayan bedeni bundan sonra istese de kıpırdayamazdı. Şimdi acının şiddetiyle eşit oranda göztaşı döküyordu. Tuzlu su gözlerinden yanaklarına süzülürken yüzündeki yaraları yakıyordu. Ancak bu az önceki acının yanında hiçbir şey değildi. Acı gittiğinde yine düşüncelerinin sessizliğine kavuştu. Nicole ve Jesse’nin artık orada olmadığından, hedefin asıl kendisi olduğundan emindi. Asası bu kadar uzaktayken nasıl yapacağını bilemese de sözsüz bir patronusla yardım çağırmayı düşündü. Kafasının içinden haykırıyordu. ‘Expecto Patronum! Accio Asa!’ Hiçbir şey olmuyordu. Soluk bir ışık bile çıkmamıştı ortaya.’Lanet olsun!’ “Yazık! Acımış mı?” Kadın yanında oturuyordu şimdi. Alevler içinde kalan bedenine buz gibi dilini değdirdi ve gözünün önünde şimşekler çaktı. Nasıl olduğunu bilemediği bir biçimde bu ona katlanılmaz bir acı veriyordu. Sonra kadın birden telaşlandı. Aceleyle yanından kalkıp hızlı adımlarla dışarı yürüyordu. Albert kadının bir erkekle konuştuğunu duyabiliyor; fakat neler söylediğini anlayamıyordu. Karanlıktaydı, tek bir spot kendine çevrilmişti. Tek kişilik bir trajedinin başrolünü ve tüm kadrosunu oluşturuyordu. Bundan sonra olacakları düşündü. Büyük ihtimalle buradan sağ çıkmasına izin verilmeyecekti. Tanrı biliyor ya eğer sağ çıkarsa bir şekilde o kadın bunu öderdi. Sinirlerinin bedenini yavaşça terk ettiğini fark etti. Ayakları uyuşmuştu. Tüm bedeni yavaşça hissizliğe kayıyordu. Sonra onu daha da korkutan bir şey fark etti. Sıcaklık gittikçe artıyordu. İlerideki çelik kapıların turuncuya yakın bir renk aldığını gördü. Yüzyıllar boyu ayakta kalmış ahşap bina bu gece onun mezarı olacaktı. Hala kurtulmayı ümit ediyordu. Kadının asayı ortalıkta bıraktığını düşünüyordu ki az önce eğilip onu da aldığını ve dışarı çıktığını hatırladı. Tamamen çaresizdi. Ölümünü bekliyordu. Artık bundan emindi. Derken ahşabın yavaşça çıtırdadığını duydu. Şimdi alevler binanın içlerine kadar ilerlemişti. Deri koltuklar yanarken yağlı bir koku bırakıyordu. İronik bir biçimde yanmaktansa dumandan boğulmayı diledi.

Birden bedenin kilitlerinden arındığını anladı. Ayağa kalkmaya çalıştı ama çok zordu artık. Binbir güçlükle dikildi ve etrafına bakındı. Sahnenin etrafına kadar ilerlemişti alevler. Şimdi onların koynunda adeta sonunu bekliyordu. Yangının kulak tırmalayan sesine rağmen Albert, dışarıda kadının korkunç kahkahalarını ve ona eşlik adamınkileri duyabiliyordu. “Yardım edin! Magnus, Nicole! JB! Nerelerdesiniz?” Hiç böyle olacağını düşünmemesine rağmen hayatı gözlerinin önünden geçti. Bergen2de yağmurda çimlerin üzerinde oynayan bir çocuktu şimdi. Daha sonra akıl, sağduyu ve vicdan budalası Magnus’un Hogwarts’ta bir kavgadan onu nasıl koruduğunu ve çocuğu nasıl dövdüğünü hatırladı. İngiltere’de JB ile tanışmasını gördü. Yine Norveç’te evindeydi. Magnus’la bardan aşırdıkları ateşviskisini yudumluyordu. Daha sonra Fransa’da Magdalenelerin yanında kalıyordu. Kıskançlıkla Magnus ve Nicole’ün arkadaşlığını izliyordu. Yıllar sonra Nicole’ün peşine takılıp gizlice onu izlediğini gördü. Ve sonunda tiyatrosuna sahip oluşu, açılışı gördü. Fontjoncouse Otel. Hayatının geri kalanının anlamını belirleyen oteli gördü. Ve sonra The Puzzle, bitmek bilmeyen geceler boyunca hep beraber nasıl eğlendiklerini hatırladı. Jesse, o küçük mutluluk timsali. Bütün hayatıydı, kısa ve bitmez tükenmez heyecanla dolu.

Tüm bunları görürken vücudunu saran alevlerin acısıyla kendine geldi. Dumandan ve acıdan bilinci kapanıyordu artık. Sonra dışarıdan başka bir haykırış duydu. Nicole kendini yırtarcasına bağırıyor, kurtarmaya çabalıyordu. ”Nicole!” O da haykırdı ama sesi düşen kalasların arasında kayboldu. Ve sonra tepeden kulakları sağır eden bir gürültü geldi. Tavan çöküyordu. Kendini korumak istese de başaramadı. Tüm bina üstüne çökmüştü şimdi. Fiziksel acıyı geride bırakmıştı artık. Eti alevle buluşup yanarken son bir kez gözlerini araladı. Tek ve belli belirsiz bir kelime çıktı dudaklarının arasından. ”Nicole…” Sonra bir karanlık gördü ve ardından gelen yoğun ışığı. Tek istediği ona ulaşmaktı.

_________________

Hayatın anlamı ne çabuk değişirmiş. İkiydik, üç olduk. Tek kalpte birleştik.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Nicole Marissa Magdalene
Fontjoncouse Otel Ortağı
avatar

Kadın
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 4533
Yaş : 25
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 7369
Ekspresso Puanı : 75
Kayıt tarihi : 02/07/08

MesajKonu: Geri: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   C.tesi 19 Ara. 2009, 01:39

Bir adımda yaklaştığı mutlu sona içteki dünyasında son verebiliyordu Nicole, sabahın ilk ışıklarında kalktığında da öyle olmuştu. Akşam tek başına yatmanın verdiği boşluktan kötü ruhlar içine girip onu korkutmaya çalışıyordu belli ki Albert'ın işleri bu sıralar Fontjoncouse'daki işlerden daha yoğundu. Ne de olsa hem tiyatro binası sahibiydi diğer bir yandan da Puzzle diye bir de bara ortaktı. Nicole artık onu fazla göremiyordu. Gördüğünde de hep beraber Jess'iyi gezdirmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Bir çocuk her şeyi dağıtabiliyor ve bütün aşkı belki de yakıp yıkabiliyordu. Ya da Nicole gene kendi kendine yaşadığı doğum sonrası boşlukları bunla kapatmaya çalışıyordu. Yataktan çıktığında havanın biraz soğuk olduğunu anladı ve hemen Jess'in odanın köşesinde duran yatağına gitti. Jess içinde değildi küçük yatağının neredeydi. Gene bir yaramazlık peşindeyse annesi onu bulup sonra gerekli cezayı vericekti belli ki... Etrafta fır dönerek Jess'i arıyordu ki tam bu sırada, karşına sarışın ve mavi donuk gözlere sahip bir adam çıkmıştı. Elinde bıçak tutuyordu, belli ki bir katildi ama neden buraya gelip Nicole'ü ya da oğlunu öldürmek istesin ki! Hiçbir şeye anlam veremese de dünkü yaşadığı kabustan ve gece geç saatlere kadar uyutmayan Jess'ten halsizdi Nicole, adam ne derse uydu bundan, korkmadı hiç, adam şaşırmıştı. Çünkü elinden Nicole'ün boğazını kesebileceği oldukça keskin bir bıçak tutuyordu. Kimin umurundaydı, belli ki Albert'la Jess Nicole' doğum gününden önce böyle bir süpriz yapacaklardı. Ne olacağından hiç haberi olmadan adamın belli belirsiz komutlarına itaat ettikten sonra oğlunu sordu Nicole "Jess nerede, biz nereye gidiyoruz, şu bıçağı da çek hadi oyun oynamayı bırakın demiyorum, ama ölmeyecek kadar gencim. Biliyorsun ki kurallar hep bellidir." diye söylendi. Adam o kadar şaşkındı ki bir an Nicole'ün bu saçmalaması sayesinde bıçağı yere düşürecekti ki, o sırada içeri altın sarısı kısa saçları koyudan açığa dönen mavi gözleri ve kendine has bir havasıyla bir kadın içeri girdi. Adama elinin tersiyle bir kaç işaret bildirdikten sonra Nicole'ün yanına geldi. Nicole acaba bu da nereden çıktı diye düşünürken kadın "Daha ne kadar oyalanacaksın. Elliott, aynı çoçuğa yaptığımız gibi bunun da ağzını bantlayalım. Haa bir de eller, sihir görmüş bu elleri de kilitlememiz gerek değil mi tatlım" deyip ardındn sinsi sinsi kahkahalar attı. Nicole şimdi sinirlenmeye başlamıştı bir şeyler söyleyip yapmaya hazırlanıyordu ki kadının Elliott diye seslendiği adam bir hışımla Nicole'ün ağzını bantlayıp ardından elini de sımsıkı düğümledi. Kadın bu düğümden emin olmadığından bir de sihirle mühürlediği ellerinin oynamadığını görünce tiz bir kahkaha daha attı. Nicole bu şakanın gittikçe çirkinleştiğini düşünse de artık hiçbir şey yapamıyordu. Ne asası yanındaydı. Ne de büyükannesinin sevmediği o iksirleri... Sadece üzerini giyinebilmişti; fakat adam kadın gelince epey değişmişti. Sanki içinde bir şeytan vardı da Nicole ilk onu telepati yeteneğiyle soğurmuş, diğer kadın da geri getirmişti.


Soğuk rüzgarlar esiyordu onlar zorla bir yerden bir yere sürüklenirken, Nicole bunun şaka olmadığını anlamıştı, yanında Jess'i vardı, ayağa kalkmaya çalışıyordu o dengesiz paytak adımlarıyla... Üstünü bile giyinmişti, arada sırada asasıyla bunları yapmasına izin vardı ne de olsa, her şey karmaşık ve sisli bir yolda ilerliyordu. Nicole ne yapacağını bilmeden anca karşısında ki adama pis pis bunun intikamını alıcam der gibi bakıyordu. Başka ne çaresi vardı arada gün geçtikçe büyüyen oğluna da bakmayı ihmal etmiyordu. O olmasa ne yapardı. Bu zindanda birlikte çürümüye mi mahkum kalıcaklardı. Asasını çağırmalı, ya da bir iz bırakmalı, evet Fontjoncouse'takilere bu durumu onun amblemiyle haber vermeli, Jess'in asası yanındaydı. O asaya ulaşabilirse her şey yoluna girecekti. Ama tam bu sırada bir ses geldi ve adam sebepsiz ve ruhsuz bir halde yukarı çıktı. Bu adamın ya duyguları ölmüştü ya da yaşadığı bir şeyler vardı. Nicole bunu anlayabiliyordu belli ki çünkü o da kinin doruklarına ulaşarak ailesini katletmişti. Belki de Nicole'ün içgüdüleri ayaklanmış 6. hisssi bangır bangır bağırıyor ona ipucular saçıyordu. Fakat geç kalmıştı. O kadar zaman geçmişti ki o sadece bunun ya bir oyun ya da başka birinin oynadığı bir yalandan korkmaca durumu olduğunu sanmıştı. Yanılmak işte baştan aşağı yaptığı tek şey, akşam olmuştu bile, Elliott denilen adam geri geldi ilk artık mızmızlanan ve karnının acıktığından annesinin ya da babasının cezalandırdığı sandığı bu oyuna son vermelerini söylüyordu. Nicole adamın ona doğru yaklaştığını görünce bir bakış fırlattı ve artık Jess'in sadece etrafa hafif rüzgar saçan nefes alış veriş sesi duyuluyordu. Nicole'e doğru yaklaştığında Elliott biraz daha derinine okumak adına Nicole'ün gözlerine daha bir yakından bakıp onun nefesinin nefesine değecek kadar yaklaşmıştı. Nicole sadece burnundan soluyup adama nefretle tükürürcesine nefes alıyor, bunun gerçekse burada bitmediğini, her türlü intikamın o pis kokusunu nefesinde ya da ensesinde duyumsayacağını yüreğine kazımak istiyordu. Adam bir şıkla Nicole ve Jess'i başka bir yere göndermişti. Jess yorgunluktan ve açlıktan paytak paytak annesine koşup sarıldı. Artık ağlıyordu. Çünkü hiçbir oyunun bu kadar uzun ve acılı olmadığını biliyordu. Nicole oğlunun bu yaşlarına dayanamayarak az da olsa gözyaşı döktü. Sessiz gözyaşları yanağında kuruyup katılaşınca elinin kenarıyla onu bir yara gibi koparıp yere fırlattı. Oğluna sıkı sıkı sarılmanın ardından iç cebindeki asayı gördü. Işık her türlü yüzünü göstermişti. Şimdi tek yapması gereken Jess'i evine, kendisini de huzur bulacağı tek kişi olan Albert'ın kollarına yani tiyatroya atmak olmalıydı. Karşılaşacağı talihsizlikleri bilemeden oğluna döndü ve ona yakında da olsa uzaktan bir öpücük attı. Bunun anlamını bilen gözleri zeka içinde parlayan Jess kafa salladı. Ana oğul konuşamayacak kadar halsizdi. Zaten sözler anlam katamazdı bu ana, oğluna sihirli sözleri söyledi. Onunda kendi çapında tekrar ettiğini duyup az da olsa gülümsedi ve alev topu gibi ışık saçan Jess bir anda toz olup kendi yatağının yolunu buldu ve sanki bir rüyaydaymışcasına uyudu. Sihir bir kapıyı açarken hep diğer kapıyı kapatıp insanın duymazdan gelmesini sağlayabilirdi.


Şimdi sırada Nicole vardı, Albert yanına gidecek bahaneyi bulmuştu işte, kader ona bu oyunu ya bilerek oynamıştı ya da hala içini yiyen şüphenin altından bambaşka bir bit yeniği çıkacaktı. Kendi kendine çevirdiği asasını etrafında dolandırdı, sihirli sözleri tekrar tekrar tekrarlayıp Albert'a ait olan tiyatroya ışınlandı. Ama o da ne iki tanıdık gelen gölge ve Albert'ın Nicole ve Jess diye bağıran belli belirsiz sesi... Nicole hala anlam veremiyordu. Oyundu da bunlar rol mu yapıyordu. Tam bu sırada bir patlama ve alev alan tiyatro. Nicole haykırışlar içerisinde dört dönerek Albert'ı arıyor. Onu bulmalı, ona sarılmalı, ateşlerin içinden onu kurtararak dudaklarını dudaklarına deydirmeli... Özlemin ateşi burayı söndürmeli... Kahkahalar ve ardından kaçış... Her şey bu kadar flu olmamalı... Başka bir yolu olmalı... Neler oluyor Albert oradasın canım buradayım, bu oyun her şeyi kamufule ettiniz değil mi? Oyuncular nerede, başrol illaki ben mi olmalıyım. Tek yalnız kalan, oğlumuz yatağında seni bekliyor. Çok mu geç kaldım her şey berbat ettim, inanamadım uyku semeseydim. Hatalıyım, seni seviyorum hadi çık ortaya bu kadar çabuk kim pes edebilir... Sinirden sayıklıyordu ve haykırıyor çığlıklar atıyordu. Hiç ses yok, aksine büyüyen tek şey alevler ve onun çıkardığı çıtırdılar, aynı ailesini yaktığı gibi gözünden gelemeyen yaşlar var, donup attığına pişman çünkü gittikçe daha da kısılıyor. Bilinci de zayıflaştı. Her şey fludan da beter olup karanlığı büründü. Bir el lazımdı bir umut ışığı, bir sarılma veya öpücük... Albert'ı istiyordu ve dumanda ki havadan yere düşüp kafasını bularak daldığı eski anılarda onu bulmuştu sanki...

_________________
[center]
Bazen hiç kimse göründüğü gibi değildir
[/center]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
George Bertrand Orwell
The Puzzle Ortağı
avatar

Erkek
Ruh hali :
Mesaj Sayısı : 275
Yaş : 26
Kan statüsü : Safkan
Galleon : 5912
Ekspresso Puanı : 3
Kayıt tarihi : 07/08/09

MesajKonu: Geri: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   Salı 22 Ara. 2009, 23:07

“Luke, dostum anlamıyorsun. Acele etmem lazım. Al’ın başına ne geldiğini bilmiyoruz ve seni de bu tehlikenin içine çekemem.”
“Tamam işte baba, ben de bunu söylemeye çalışıyorum. Ne olduğunu bile bilmediğin bir şeyde iki kişi daha güçlü olmaz mıyız? Hem neredeyse reşidim ben artık.”
“Neredeyse, Lucas, neredeyse reşitsin. Bu lanet olasıca hızlı yapmam gereken lanet olasıca bir iş anlamıyor musun?”
“O zaman hızlı oluruz biz de, hadi durma gidelim!”
“Barda kalıyorsun Lucas.”
“Ama bab-”
“Burada, barda kalıp beni bekliyorsun Lucas ve bu son sözüm. En azından ben haber yollayana kadar bekle.

George deri montunu alıp bardan buharlaşırken oğluna çok sert davranıp davranmadığını düşünüyordu. Öyleyse bile bunu daha sonra telafi etmek için vakti olacaktı; ama eğer geç kalırsa neler olabileceğini bile düşünmek istemiyordu. En yakın arkadaşı Albert’ı kaybetmenin düşüncesi bile korkunçtu. Onunla tanıştığı anı hatırladı. Hogwarts’ta anlaşamayan iki çocuk olarak kavgayla başlamıştı dostlukları. Albert’ın aşık olduğu kızlardan biri üzerine iddiaya girmişlerdi. George onu etkileyip onunla çıkabileceğini iddia etmişti. Öyle de yapınca Albert kıskançlıktan çatlamış ve suratının orta yerine bir yumruk atmıştı. Zaman geçse de insanın değişmediği ortadaydı. George şimdi de bir başkasına aşıktı. Nicole… Eğer duyduğu gerçekse nasıl hayata devam edebilirdi? Nasıl tek başına ve oğluyla yaşamaya devam edebilirdi ki? Kafasından bu düşünceleri tıp arkadaşının yardımına koştuğunu hatırladı, onun sevgilisi çalmaya değil. Okuduğu satırlar aklından çıkmıyorlardı. ’JB acilen tiyatroya gel, Al’ın başı dertte! Nicole.’ Birkaç kelimenin ardına saklanmış gözyaşlarını okumuştu, hayatın ne kadar kırılgan olduğu gerçeğini.

Saniyeler sonra tiyatro önünde belirdi. Bir an aklı Lucas’tayken yanlış bir yere cisimlenmiş olduğunu sandı. Sonra acı gerçeği fark etti. Aurora Boulevard Tiyatrosu bir alev topu haline gelmiş oracıkta bütün geceyi aydınlatıyordu. İki belli belirsiz kahkahanın ardından siluetlerin buharlaştığını fark etti. Daha sonra ise ömrünün en acı anında olduğu yerde donup kalmasına neden olan bir şey gördü. Yalnız bir kadın haykırırcasına ağlıyor, feryat ediyordu. Nicole… Bir an sonra koşturarak onun yanına gitti. Teselli etmek için sarıldı ve alevlerin arasına atlamasına engel oldu. “Sorun değil Nicole, sadece ahşap bir bina.” Kadın onu duymamış gibiydi. Hala Albert’ın adını haykırıyordu. Derken alevlerin arasından tanıdık bir ses duydu ve beyni tüm parçaları birleştirip tablonun tümünü ortaya çıkardı. En iyi arkadaşı alevlerin arasında kül oluyordu. Kolları gevşedi ve kadını bıraktı. Şimdi kendisi alevlerin içine koşmak konusunda dayanılmaz bir arzu hissediyordu. Adamın çığlıkları kanını dondururken artık onun için hiçbir şey yapamayacağını hissetti.

-Saatler sonra-

Harabe halindeki tiyatro şimdi enkaza dönüşmüştü. Karamış bir kül yığınından başka hiçbir şey yoktu. Geriye kalan sadece anılar ve yaşayanlardı. JB oturduğu kayanın üzerinden kalktı ve saatlerdir ağlamakta olan kadının yanına gitti. Şimdi gözyaşları kurumuş ve yüzünde yollar oluşturmuştu. Gözleri şişmişti. Saçları dağılmıştı. Arada bir gelen hıçkırıkları saymazsanız sessizce oturuyordu. Elini kadının omzuna dayadı ve en az onun kadar perişan olmuş bir şekilde kafasında The Puzzle’ı düşünerek buharlaştı.

_________________

Here comes the tragedy, the death of harmony.
Deep inside your heart, you want to tragedy.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Ölümün Kitabı, Sayfa 2   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ölümün Kitabı, Sayfa 2
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» ALEMT2 AÇILDI!+ - 05HAZİRAN-0LAG - SÜPER SERVER KAÇIRMAYIN-Süper NPcler ve ASLA KAPNM
» Just-Mt2 Girr Girr

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Aurora Boulevard Tiyatrosu-
Buraya geçin: